11 EYLUL 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
| OZDERIN,M. msn : ozderin@hotmail.com |
11 Eylül 2006 Tarihli ve 26286 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
YÖNETMELİK
— Süleyman Demirel Liderlik Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetmeliği
Dürüst bankacılar kanuna kurban gitti
Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özkök, Bankalar Kanunu için 'Naziler döneminde bile böylesi yoktu' sözüyle olay yarattı. Özkök bu çıkışın nedenini anlattı:
Bu kanun uluslararası kanunlara uygun değil. İnsanı mahkum yerine koyuyor. Tüm bankacılara çete gözüyle bakıyor. Anayasa ile çelişiyor. Türkiyenin yüzkarası.
Nagehan Alçı Ayan'ın röportajı...
Adli yıl açılışına damganızı vurdunuz. Nasıl tepkiler aldınız?
- Çok olumlu. Konuşma tahminimin ötesinde ilgi uyandırdı. Her kesimden çok arayan oldu. Tabii din bezirganlığı yapan gazetelerden ciddi tepkiler geldi; ama biz lehimize, aleyhimize tezahürat için konuşmayız. Ülke için söylenmesi ne lazımsa onu söyleriz. Tabii kirlenen ortamdan etkileniyoruz ama olabildiğince ilkeli, namuslu davranmaya çalışıyoruz.
BAŞBAKAN DİNLEDİ
İktidara karşı sert sözler sarf ettiniz. Dinleyiciler arasında Başbakan da vardı. Reaksiyonu ne oldu?
- Hiçbir şey. Hatta aynı gün resepsiyonda Yargıtay Başkanımız beni Sayın Başbakan, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ve diğer bakanların oturduğu masaya davet etti. Ben bunu Sayın Başbakan'a da söyledim: Bizim hiçbir iktidarla ne doğrudan ne de dolaylı yakınlığımız var. Herkesin fikri kendine. Hitler ordusunda bile herkes aynı fikirde olmaz.
Hitler ordusu demişken... BDDK ve TMSF ile ilgili yaptığınız Nazi benzetmesi konuşmanızın en ilgi çeken bölümüydü. Bu sözlerin altında ne vardı?
- Söylemek istediğim; Nazi döneminde bile böyle hukuk dışı kanun olmaması. Yoksa bu iki kurumdaki yöneticilere yönelik bir benzetme yapmadım.
Kanunda ne gibi değişikliklere gidilmeli?
- Öncelikle şunun altını çizeyim: Ben bu kanunun hukuk dışı olduğunu şimdi söylemiyorum. 2003'te İstanbul Barosu ile birlikte bir panel yapmıştık. Ben o panelin açılış konuşmasında da aynı sözleri kullanmıştım. Ama o zaman kimse bunu basına taşıyamamıştı. 'Vurguncuyu, soyguncuyu savunuyoruz diye anlaşılır,' demişlerdi. Oysa biz yalnızca anti-demokratik yasaları tartışıyoruz. Bizim işimiz hukuk devletine uygun yasalar yaratmak.
HEPSİ HORTUMCU SANKİ
Çözüm olarak ne öneriyorsunuz?
- Kanunlar uluslararası hukuka uygun değil. Temel ilkelerin hiçbiri Bankalar Kanunu'nda dikkate alınmıyor. Bu kanun, insanı mahkum yerine koyuyor. Tüm bankacılara çete, hortumcu gözü ile bakıyor.
Batı'da TMSF'ye benzer kurumlar yok mu?
- Hayır, yok. Bağımsız kurumlar dediğimiz Rekabet Kurulu, TMSF, RTÜK, Sermaye Piyasası Kurulu sözüm ona iktidara bağlı olmayan kurumlar ama; Türkiye'de her şeyi kendimize benzettiğimiz için, adı bağımsız ama aslında politika ile yakından ilgisi olan kurumlar haline geldi. Sıkıntımız bu.
Bu kurumların varoluş sebebi ekonomiyi siyasetten ayırmak değil miydi?
- Evet ama yapı gereği siyasetten ayrılamıyorlar. Siyasal iktidarın bu kadar egemen olduğu kuruluşlara bir de bu yasa ile geniş yetkiler verirseniz altından kalkamazsınız. Biz hukuk devleti istiyoruz. Kanun devleti istemiyoruz.
ANTİ-DEMOKRATİK
Hukuk devleti ile Bankalar Yasası hangi noktada çelişiyor?
- Kanun, Anayasa'nın 90. maddesinin son cümlesi ile çatışıyor. Ya bu yasayı kaldıracaksınız ya da Anayasa'dan bu cümleyi çıkaracaksınız.
Nedir cümle?
- 'Usulüne uygun kabul edilmiş yani TBMM'den onanarak geçmiş uluslararası sözleşmeler ve belgeler iç hukuk normu haline gelir.' Yani uluslararası normla ulusal bir norm çatıştığında uluslararası norm üstün gelir. Ama burada böyle olmuyor! Bu yasa anti-demokratik, bu yasa Anayasa'ya aykırı, bu yasa Türkiye'nin yüzkarası!
Danıştay saldırısı en zor andı
Konuşmanıza Danıştay saldırısıyla başladınız. Yargıda hala bir tedirginlik var mı?
- Danıştay'a saldırı olduğu gün ben AİHM Başkanı'nın odasındaydım. Keşke bu acıyı bir hukukçu olarak yaşamasaydım. AİHM Başkanı ile Türkiye'de son dönemde insan hakları, özgürlükler ve uyum yasalarının kat ettiği gelişmelerden bahsediyorduk ki haber geldi. Ben ona bu haberi verirken hayatımın en zor anlarını yaşadım. O da çok üzüldü. 'Her şey bu kadar güzel giderken, niye' diye sordu.
Avrupa'da her şey güzel mi gidiyor?
- AB, hukukun daha sıkı uygulanmasını istiyor. Hukukçular da bunu gayet iyi biliyor. Mesele siyasal iktidarların bunu ciddiye almamaları. İktidarlar kendilerini hukuka bağlı hissetmiyor. Bağımsız yargı gelişme için olmazsa olmaz. ABD'ye bakın. Güçlü bir yargı siyasetçi için teminattır, diyorlar. Bize doğru yolu gösterecek, politikanın dışında duran tarafsız kuvvet yargıdır. Yargı, yasama ve yürütmeyi denetlemeli; ona gerektiğinde müdahale etmelidir.
Araplaştırma sokaktan belli
Konuşmanızda Fon'a alınmaması için BDDK'nın bastırdığı bankalardan bahsettiniz. Hukukçu gözüyle Pamukbank ve Yapı Kredi'nin akıbetini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Bu bankalar ve dolayısıyla Çukurova Holding son derece ilkeli, dürüst bir kuruluş. Sayın Karamehmet uygulanmaması gereken yasanın tehdidi ile geldi, namusu ile borcunu ödemeye çalıştı. Gidiniz Sayın Karamehmet'e sorunuz: İçine sinerek, sade TC vatandaşı olarak mı, yoksa ağır yasanın yaptırımları karşısında lanet okuyarak mı ödedi borçlarını? Bankacılar ve aileleri yıllardır kabus yaşıyor.
'Bir ulusun aydınlığa ve çağdaşlığa yönelik kararlı ve inançlı yürüyüşünü, etnik mikro-milliyetçiliğin ve Anadolu insanının doğasına aykırı yobaz dinciliğin ve toplumu Araplaştırma çabalarının engellemesine asla olanak yoktur' dediniz. Neye işaret ediyorsunuz?
- İnancını yaşayan masum dindar insanlara sonsuz saygım var. Ben dinimizde olmayan, din adına geliştirilen kurum ve kavramları eleştiriyorum. Türkiye'de son 4-5 yıldır süregelen sokaklardaki giyim tarzından bahsediyorum. Eleştirim dini politik çıkarlarına göre yorumlayan insanlara.
Yasama ve yürütme aynı
Yasama ve yürütmenin yargı üzerindeki baskısından bahsettiniz...
- Türkiye'de yasama ve yürütme çoğu kez aynı elde toplanıyor. Özellikle son Meclis'e bakın. Yasama ve yürütmenin ayrı hareket etmesi mümkün mü? Güçlü bir başbakan
iktidardayken bu hep yaşanıyor. Yargı dışarıda ve zayıf kalıyor. İdeal olan tam bağımsız bir yargı erki.
Genel olarak karamsar bir tablo çiziyorsunuz. Türkiye için hiç umut yok mu?
- Olmaz olur mu! Benim Türkiye'den büyük umudum var. Türkiye iç dinamikleri ile fıkır fıkır kaynayan bir ülke. Genç ve girişimci bir nüfusumuz var. Bugün burada en sert muhalefeti yapan insanlar gidip Irak, İran, Suriye'ye baksınlar. Ama Türkiye iyi yönetilmiyor. Dar ve kişisel politikalarla perişan ediliyor. Olumsuzlukları demokrasinin gereği olarak toleransla karşılıyoruz.
Arka plan
Türkiye geçen haftadan beri Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok'un konuşmasına kilitlendi. Adli yıl başlangıcında yaptığı konuşmasında Özok, karşısında Başbakan ve Meclis Başkanı olmasına rağmen hükümeti sert bir dille eleştirdi. Toplumun Araplaştırıldığını söyledi. Bir ulusun aydınlığa yönelik kararlı yürüyüşü tüm çabalara rağmen engellenemez dedi. Öte yandan BDDK ve TMSF'nin Nazi Almanya'sı yetkileri ile faaliyet gösterdiğini ileri sürdü. Banka sahipleri ve yöneticilerinin Bankalar Kanunu yüzünden mağdur edildiğini, bankacıların hortumcu diye etiketlendirildiğini ve ulusal bankaların yok edilerek bankacılık sisteminin uluslararası sermayelere geçirildiğini dile getirdi. Bankalar Yasası'nı anti-demokratik olmakla eleştirdi. Bu konuşma üzerine Özdemir Özok'a ulaştık. Kendisiyle, İstanbul'da avukatlık yapan kızının bürosunda görüştük ve ona konuşmasının satır aralarını, aldığı tepkileri ve eleştirilerinin kaynağını sorduk...
Nagehan ALÇI AYAN
Kanunlar değişti, kafa değişmedi
Avrupa Birliği'ne uyum için kanunlarda önemli değişiklik yapılmasına rağmen, Türkiye’de düşünceyi ifade etmek hâlâ suç. Yeni TCK çıkarıldığında, eski yasanın 159. maddesinin yerine getirilen ve kanunlaşma aşamasında ‘Düşünce özgürlüğünün önünde büyük engel olacak’ uyarılarına rağmen, düzeltilmeyen ‘Türklüğe ve kurumlara hakaret, aşağılama’ya ilişkin 301. madde, son bir yıllık dönemde, ‘düşünce açıklamayı
cezalandırmada’ sık sık kullanıldı.
Avrupa Birliği’ne (AB) uyum için kanunlarda önemli değişiklik yapılmasına rağmen Türkiye’de düşünceyi ifade etmek hâlâ suç. Türkiye’de yıllardır hem vatandaşı mağdur eden hem de AB’yle ilişkilerde problem olan “düşünceyi ifade” suçundan bir yılda 100’e yakın kişi hâkim karşısına çıktı, 15 kişi hapis cezası aldı, çok sayıda yayın toplatıldı.
Radikal’in haberine göre, Yeni Türk Ceza Kanunu çıkarıldığında eski yasanın 159. maddesinin yerine getirilen ve yasallaşma aşamasında ‘Düşünce özgürlüğünün önünde büyük engel olacak’ uyarılarına rağmen düzeltilmeyen ‘Türklüğe ve kurumlara hakaret, aşağılama’ya ilişkin 301. madde, son bir yıllık dönemde, ‘düşünce açıklamayı cezalandırmada’ sık sık kullanıldı. ‘Yargı ve temel haklar’ konusunda AB Komisyonu’yla önceki gün başlayan tarama süreci öncesinde Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20 Ağustos tarihli verilerine göre bu yıl en az 82 yazar, yayıncı, gazeteci ve aydın, yazıları sebebiyle hâkim önüne çıktı. Bu dönemde gazete, dergi ve kitaplar toplatıldı, internet siteleri engellendi. Bianet’in 2006’nın ilk yarısına ilişkin raporları da, düşünceyi ifadeye karşı yeni TCK’nın 301. maddesi başta olmak üzere çok sayıda maddesinin işletildiğini gösteriyor. İnsan Hakları Ortak Platformu’nun verileri ise bu yöndeki dâvâ sayısının 100’ü bulduğunu ortaya koyuyor. Bir yıllık dönemde sonuçlanan kimi dâvâlarda 15 gazeteci, yazar, yayıncı, sendikacı ve sivil toplum örgütü yöneticisi hapis cezasına çarptırıldı. “Hukukçular Birliği” adlı kuruluşun yöneticisinin yaptığı suç duyuruları dolayısıyla çok sayıda aydın mahkemelere taşındı.
TCK’nın 301. maddesinden verilen mahkûmiyetler, dâvâlar ve soruşturmaların bazıları şöyle:
Yeni Asya yazarı Sami Cebeci, ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ten bir yıl üç ay hapis cezası aldı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’e İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce eski TCY’nin 159. maddesi uyarınca verilen altı ay hapis cezasını onadı.
Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi, ‘Gayret ve Hamiyet Kalmadı’ başlıklı yazısında ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği’ gerekçesiyle bir yıl hapse çarptırıldı. Ceza ertelenmedi.
Yazar Emine Şenlikoğlu, ‘Burası Cezaevi’ kitabından dolayı eski TCK’nın halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçlamasına ilişkin 312. maddesinden bir buçuk yıl ceza aldı, ceza ertelendi.
Aram Yayıncılık’ın sahibi Fatih Taş, ‘Cumhuriyet’i tezyif’ten altı ay hapis cezası aldı.
Bağcılar Savcılığı, İpek Çalışlar’ın ‘Latife Hanım’ adlı kitabıyla ilgili olarak Hürriyet gazetesinde yer alan söyleşi dolayısıyla Çalışlar ve sorumlu müdür Necdet Tatlıcan hakkında ‘Atatürk’e hakaret edildiği’ iddiasıyla dâvâ açtı.
Lagendijk’i de soruşturduk
301. maddenin uygulandığı ilk kişilerden olan gazeteci Rahmi Yıldırım yargılama sonucunda beraat etti ancak kararı Yargıtay’a taşıdı.
ATV’deki ‘Siyaset Meydanı’ programında, 12 Eylül’den bu yana adaletin durumuyla ilgili düşüncelerini açıklayan gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ve programı sunan Ali Kırca ‘eski Ankara 1 No’lu DGM’si Başkanına hakaret’ ve ‘3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’na muhalefet etmek’ iddialarıyla yargılandıkları dâvâda beraat etti.
Yazar Orhan Pamuk hakkında, 301. maddeden açılan dâvâ 23 Ocak’ta düştü.
Osmanlı Ermenileri Konferansı’nın durdurulmasına ilişkin mahkeme kararını eleştirdiği için Radikal gazetesi yazarı Murat Belge hakkında açılan ‘yargıyı etkileme’ dâvâsı beraatla sonuçlandı. Aynı iddia ve ‘yargıyı aşağılama’ gerekçesiyle yargılanan yazarlar İsmet Berkan, Haluk Şahin, Erol Katırcıoğlu ve Hasan Cemal haklarındaki dâvâ da zamanaşımı dolayısıyla düştü.
‘Vicdani Ret Bir İnsan Hakkıdır’ başlıklı yazısında ‘halkı askerlikten soğuttuğu’ iddiasıyla yargılanan yazar Perihan Mağden beraat etti.
Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu sebebiyle dâvâ açılan eski Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu ve kurul üyesi Prof. Baskın Oran, beraat etti.
Orhan Pamuk’a açılan davayı eleştirdiği için ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ iddiasıyla yargılanan Radikal gazetesi yazarı Murat Yetkin’e dört buçuk yıl hapis talebiyle açılan dâvâ zamanaşımından düştü.
Beyoğlu Başsavcılığı, Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Başkanı Joost Lagendijk hakkında Türk ordusunun PKK’yla savaşmayı sevdiğine ilişkin sözleri dolayısıyla başlattığı soruşturmada takipsizlik kararı verdi.
2 yazıya 10 yıl isteniyor
TCK’nın başta 301. maddesi olmak üzere düşünce özgürlüğüne karşı açılan ve süren dâvâlar ana başlıklarıyla şöyle:
Yeni Asya Gazetesi Yazıişleri Müdürü Faruk Çakır hakkında, Danıştay saldırısıyla ilgili ‘Oyun geri tepti’ başlıklı haber sebebiyle 301. maddeden dâvâ açıldı, ilk duruşma 12 Ekim 2006’da Bağcılar Adliyesi’nde görülecek.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer hakkında yazdığı iki yazı sebebiyle Vakit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak hakkında toplam 10 yıl hapis isteniyor.
‘Baba ve Piç’ romanının yazarı Elif Şafak ve Metis Yayınları Sorumlusu Semih Sökmen hakkında ‘Türklüğü alenen aşağılama’ iddiasıyla açılan soruşturma 14 Haziran’da takipsizlikle sonuçlandı. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi, bu kararı kaldırıp dâvâ açılmasını sağladı. Dava, 21 Eylül’de Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayacak.
Hürriyet muhabiri Sebati Karakurt ile sorumlu müdürler Necdet Tatlıcan ve Hasan Kılıç, ‘Kandil Dağı’ söyleşisinin ‘örgüt propagandası yapacak şekilde yayımlandığı’ gerekçesiyle TMK’nin 6/2 maddesine muhalefetten yargılanıyor.
İşkence soruşturmasında, doktor raporunu yayımlayarak suç işlediği gerekçesiyle Radikal gazetesi muhabiri İsmail Saymaz’a, yargıyı etkilemekten 20 bin YTL ön ödemeli para cezası verildi. Ancak gazete, bu cezayı ödemeyi reddetti. Saymaz’ın yanı sıra sorumlu müdür Hasan Çakkalkurt ve genel yayın yönetmeni İsmet Berkan hakkında dâvâ açıldı.
/ İSTANBUL
09.09.2006
Sesi yazıya döken program yaygınlaşıyor mahkemede ‘yaz kızım’ dönemi sona erecek
Yeni teknolojiler, günlük hayatı kolaylaştırmanın yanı sıra bazı mesleklerin de niteliğini değiştiriyor. Bir süre önce mekanik daktiloların yerini alan bilgisayarlar sayesinde mahkeme salonları teknolojiyle tanışmıştı.
Şu an hastanelerde kullanılan bilgisayar programının hukuk alanına uygulanmasıyla mahkemede konuşulan her şey yazılı hale gelmiş olacak. Hakim, not alıp tekrardan bilgisayar başındaki katibeye “yaz kızım” demek durumunda kalmayacak. Mahkeme sonrası zabıtları okuyup imzalaması yeterli olacak.
Tıbbi metinlerdeki başarısından sonra hukuki metinler için Adalet Bakanlığı’yla çalışmaya başlayan CTD Sistem şirketi, hakim, savcı ve avukatlara yönelik program hazırlıyor. Kısa vadede interaktif olarak çalışacak olan hukuki dikte programı uzun dönemde duruşmaların otomatik olarak transkripsiyonunu sağlayacak şekilde geliştirilecek. ABD Savunma Bakanlığı’nın 2000 yılında konuşmayı bilgisayar ortamında yazı haline getiren uygulamasından sonra bilişim devleri IBM, Microsoft, Philips ve Scansoft gibi şirketler de İngilizce konuşmaları yazı haline getirmek için çalışmaya başlamıştı. Yerli yazılım şirketi CTD Sistem ise tamamı Türk mühendislerin emeğiyle dikte programı hazırlayarak yazılım devlerine rakip oldu. Öncelikle tıbbi alana yoğunlaşan program, hastaların 2-3 günü bulan rapor bekleme süresini ortadan kaldırıyor. Hastanın tomografi gibi film ve tahlillerinin yorumlanmasını yapan doktorlar, bulguları teybe okuyor. Teyp kayıtları daha sonra sekreterler tarafından yazıya aktarılıyor. Sistem Hacettepe, Dokuz Eylül, Karadeniz Teknik, Pamukkale ve Bilkent üniversiteleri hastanelerinde kullanılıyor.
2008 yılında da İngilizce konuşmaları dikte edecek uygulamayı kullanıma sunmayı planlayan CTD Sistem, günlük konuşmalar için de çalışma yapıyor. Günlük konuşmaları dikte edecek yazılımın yılbaşında, 300 dolardan kullanıma sunulması bekleniyor. Tıbbi dikteye ağırlık veren şirket işe ABD Savunma Bakanlığı’nın İngilizce konuşmaları metne çeviren çalışmasını Türkçe için kodlayarak başlamış. CTD Sistem Araştırma Geliştirme Müdürü Çetin Çetintürk, Türkçeye adapte edilen yazılım istenen başarıyı sağlayamayınca kendi algoritmalarını oluşturduklarını belirtiyor Çetintürk, “50-60 kelimelik konuşma tanımayla yola çıktık ve şu an 300 bine geldik. Günlük dilden daha basit olan tıbbi diktede büyük başarı kazandık. Şimdi de 15 kişilik ekibimizle hukuki versiyonu için de çalışıyoruz.” dedi. Yaklaşık 300 bin satır koddan oluşan yazılım için yabancı şirketlerden dolaylı satın alma teklifleri geldiğini belirten Çetintürk, hedeflerinin şirketi satmak yerine büyük bir pazar olan İngilizce üzerine çalışarak büyümek olduğunu ifade etti. Mehmet Sakin, İstanbul
11.09.2006
"Ben 113 santrali işletiyorum. Sesim çıkmıyor" demekten kendini alamayan Güler, bir bilgi daha vermeyi ihmal etmiyor: "Kışa girerken karanlıkta kalacağız iddiaları doğru değil. Yeni yatırımlarla, rehabilitasyon projeleri ile hatırı sayılır kapasite artışı sağladık. Elektrik kesintisi sözkonusu olmayacak. Gerek elektrik gerekse doğalgaza zam yapılması ise piyasa şartlarına bağlı. Şartlar gerektirirse fiyat ayarlaması yapılır. Elektrikte 3.5 yıl boyunca zam yapmamayı başardık. Arada doğalgaz indirimleri de gerçekleştirdik. Hazinenin elektrikte zam ısrarı da eskisi kadar baskın değil. Neticede enflasyon hedefi bakımından dikkatli gitmek zorundayız. Bunu, ekonomiyle ilgili bakanlar da açıkça bize söyledi." "Dışsal olumsuz bir gelişme olmazsa ısınma sezonunda doğalgaz akışından kaynaklanan sorun beklemiyoruz" güvencesi veren Güler, depolama tesisi ihaleleriyle ilgili son durumu da şöyle özetledi: "Doğalgaz depolama tesisleri hayati önemde. Silivri'deki depoyu yetiştirmeye çalışıyoruz. İnşaat alanına tam dört kez gittim. Ama bizden önce ihale şartnamesi gevşek hazırlanmış. Adeta zorla işi tamamlatma peşindeyiz. Tuz Gölü havzasındaki depo ise 3-4 yıllık orta vadeli proje."
Elektrik dağıtım özelleştirmesindeki gecikmeden rahatsızlığını gizlemeyen Güler, Başbakan Erdoğan'ın bu noktadaki hassasiyetini de dile getiriyor: "Dağıtım özelleştirmesinin gerekli olduğuna gerçekten inanıyoruz. Öyle olmasa ben TEDAŞ'ı devretmezdim. Bugünkü noktaya ancak iki yılda gelindi. Başbakanımız, olayın yatırım tarafıyla yakından ilgili. Yatırımların orta dönemde garantiye alınmasını istiyor. Çünkü özel sektör karlı gördüğü, tüketimin yoğun olduğu alanlarda yatırım yapmaya eğilimli. Kırsal alanda sıkıntı yaşanmaması için ihaleye giren firmalara sıkı yatırım şartı getirildi." Bakan Güler, günlerdir meşgul olduğu Libananco Dosyası için "Devletin meselesi" diyor. Sonrasında bürokrasiden yakınıyor: "Başbakanın imzası ile bir genelge yayımlandı. İlgili tüm kamu kuruluşunun elindeki bilgi ve belgeyle ortak çalışma yapması istendi. Gel gör ki yeterince organize olunamıyor. Bürokrat elini taşın altına sokmuyor. Önce kendisini düşünüyor. Bu konuda rahatsızız. Libananco'nun, ÇEAŞ ve Kepez'in ortağı olduğuna dair beyanına gelinceGerçeği yansıtmıyor. Takasbank, Merkezi Kayıt Kuruluşu arşivleri de bizi teyit ediyor. Tabi bu bir mahkeme süreci değil. Tahkim, hakem kararı demek. Henüz hakemlerin görüş bildireceği aşamaya gelmedik. Hazırlıklıyız."
"Tarikat işin içinde, cami kullanılmış. Orada ayrı bir devlet ilan edilmiş, ayrı bir cumhuriyet kurulmuş. Sadece bayrağı eksik. Kazanlara para ve altın toplanıyor. Bu, vergi demek. Caminin altında yargılamışlar. İdam kararı verip infaz etmişler."
"Başbakan, bakanlar tek söz etmediler. Üzerine gitmeye çekindiler. Bunları aydınlatacak bir hükümet lazım. İktidardan çekinen polisin ihmali ve koruması var. Dindarım diyen herkes bu olaya karşı çıkmalı, tepki göstermeli."
Baykal, İsmailağa yapılanmasını "Kanundışı çete örgütlenmesi" olarak niteledi, "Bunu aydınlatacak hükümet lazım" dedi.
3 Eylül günü gerçekleştirilen "Barış Mitingi"nin düzenleyicisi ve katılımcısı olan Demokratik Toplum Partisi üyeleri, İstanbul Adliyesi'ne giderek İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve Şişli Cumhuriyet Savcısı Aydın Şener hakkında suç duyurusunda bulundu. Adliye önünde basın açıklamasına izin verilmediği için Sultanahmet Parkı'nda bir basın açıklaması yapan DTP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Nizamettin Öztürk, Barış Mitingi'nin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın talimatı ve polislerin tertip komitesini tehdidiyle erken bitirildiğini savundu. Mitinge katılan kişilerin etrafının Cerrah'ın talimatıyla polisler tarafından sarıldığını savunan Öztürk, "Şişli Nöbetçi Cumhuriyet Savcısı Aydın Şener de mitingin dağıtılmasını ve tertip komitesinin gözaltına alınmasına gerekli izni vermiştir. Mitingin sona erdirilmesinin ardından Cerrah'ın talimatıyla vatandaşların üzerine gözyaşartıcı bomba atılmıştır. Saydığımız bu sebeplerle müdür Cerrah ve Şişli Cumhuriyet Savcısı hakkında soruşturma yapılarak cezalandırılmak üzere dava açılmasını talep ediyoruz" şeklinde konuştu.
Toprakbank Davası'nın gerekçeli kararı tamamlandı...
Kararda, davaya konu suçlar "Banka parasını zimmete geçirmek, tahsis edilmemesi gereken krediyi tahsis etmek suretiyle nitelikli dolandırıcılık, hizmet nedeniyle emniyeti suistimal, gerçeğe aykırı muhasebeleştirme", suç tarihi ise 8 Ağustos 1996 ile 30 Kasım 2001 tarihleri arası olarak gösteriliyor.
AA - İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi "Toprakbank Davası"na ilişkin gerekçeli kararında, bankacılık sektörüyle ilgili tespitlere de yer verdi.
İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 24 Temmuz 2006 tarihli duruşmasında kararını açıkladığı Halis Toprak'ın da aralarında bulunduğu 41 sanıklı davaya ilişkin gerekçeli karar tamamlandı.
Kararda, davaya konu suçlar "Banka parasını zimmete geçirmek, tahsis edilmemesi gereken krediyi tahsis etmek suretiyle nitelikli dolandırıcılık, hizmet nedeniyle emniyeti suistimal, gerçeğe aykırı muhasebeleştirme", suç tarihi ise 8 Ağustos 1996 ile 30 Kasım 2001 tarihleri arası olarak gösteriliyor.
Gerekçeli kararın "olay ve gerekçe" kısmının giriş bölümünde ise genel olarak Türk mali sektörünün 1980 yılından başlayarak uygulamaya konulan liberal politikalar sonucunda önemli ölçüde yapısal değişikliğe uğradığı ve dinamizm kazandığı tespitine yer verildi. Kararda, şöyle denildi:
"Finansal işlemlerin gayri safi milli hasıla içindeki payı giderek genişlemiş, mali piyasaların derinliği artmıştır. Mali sektör kurumları ve kurumların işlevleri bu dönemde önemli bir gelişme kaydetmiştir. En büyük gelişme ise mali sektörün lokomotifi konumunda bulunan bankacılıkta görülmüştür. Bu gelişimde, selektif kredi politikalarının kaldırılması, mevduat ve kredi faizlerine serbesti tanınması, liberal kambiyo düzenlemeleri gibi deregülasyona yönelik uygulamaların benimsenmesinin yanı sıra, sektöre ilişkin mevzuat düzenlemelerinin uluslararası normlar seviyesine yükseltilmesi için yapılan çalışmalar da rol oynamışsa da yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır."
Bankaların genel olarak halktan kaynak temin eden ve temin ettikleri bu kaynakları kendileri veya kaynak sahipleri adına kullanan kuruluşlar olduğuna işaret edilen kararda, şöyle devam edildi:
"İşlevsel bu özelleri bakımından bankalara ilişkin düzenlemeler iki temel amaca dayanmaktadır. Bu amaçlardan biri bankalara tevdii edilen tasarrufların korunması, diğeri ise toplanan kaynakların etkin bir şekilde ekonominin ihtiyaçlarına uygun olarak kullanılmasının sağlanmasıdır. Diğer taraftan, içinde bulunduğumuz enformasyon teknolojisinin çok gelişmiş olduğu bilgi çağında, mali sektör ile reel sektör arasındaki etkileşim hızı oldukça artmış, dolayısıyla, mali sektörde yaşanan gelişmelerin reel sektörü etkileme süreci kısalmıştır.
Bu bakımdan, gerek tasarrufların korunması ve bunların etkin ve verimli bir şekilde kullanılması, gerekse mali sektörde doğabilecek olumsuzlukların önlenmesi için, ülkeden ülkeye farklılık arz etmekle birlikte, kanun koyucu bankalara ilişkin mevzuat ile tasarrufları koruyucu önlemler getirmekte ve birer güven ve itibar müessesesi olarak kurulan bankaların likidite, emniyet ve rantabilite ilkeleri çerçevesinde faaliyet göstermelerini ve etkin bir şekilde denetlenmelerini sağlayacak düzenlemeler yapmış olduğu, ancak bu düzenlemelerin de yaşanan olaylar nedeni ile tatmin edicilikten uzak olduğu anlaşılmıştır."
Bankaların, alelade bir ticari işletmenin karşılaşmayacağı türden müeyyidelerle karşılaşabileceği vurgulanan kararda, "Ancak, uygulamada banka yöneticilerinin banka işlemlerini sanki ancak/yalnız hukuki ilişki olarak algıladıkları gözlenmiştir. Bu durum da bankacılık sektörünün zafiyete uğramasının başlıca nedenlerinden birisi olduğu anlaşılmıştır. Toprakbank A.Ş'deki suça konu bir kısım uygulamalar bu yaklaşımın en tipik örneğidir" denildi.
Zaman aşımı Halis Toprak'ı da kurtardı
Toprak daha önce iki buçuk yıl hapis cezasına çarptırılmıştı
Toprakbank'ın zarara uğratılmasına ilişkin davanın gerekçeli kararı açıklandı. Kararda dolandırıcılık suçunun oluştuğu ancak zaman aşımı süresi dolduğundan davanın ortadan kaldırıldığı belirtildi.
İstanbul 8'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararında, Halis Toprak, 'banka hakim hissedarı azmettiren sanık' olarak tanımlandı.
Toprak'ın gerek bankada ve gerekse bankanın iştirakleri üzerinde tek söz sahibi kişi olduğu ifade edildi.
Bankanın kar ettiği açıklandığı tarihte mali durumu tehlikede olduğuna dikkat çekilen kararda, 'altın forwet' işlemiyle, zayıflayan bankanın mali durumunun iyi gösterilmeye çalışıldığı vurgulandı.
Halis Toprak'ın 'gerçek mahiyetine uygun düşmeyecek şekilde muhasebeleştirme suçuna azmettirici olarak iştirak ettiği belirtildi.
Dolandırıcılık suçunun oluştuğuna işaret edilen kararda, "suç subuta erdi ancak zaman aşımı doldu" denildi.
Toprakbank'ın TMSF'ye devredildiği tarihteki zararı 1 katrilyon 306 trilyon olarak açıklanmıştı. 41 sanığın yargılandığı dava kapsamında Halis Toprak, iki buçuk yıl hapis ve 7 bin 500 YTL adli para cezasına çarptırılmıştı.
Sauna çetesi lideri, akıl sağlığı kontrolünden geçti
Sauna çetesi davasında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan çete lideri Kasım Zengin’in, 6 Eylül 2006 tarihinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde muayeneden geçtiği öğrenildi.
Halen cezaevinde bulunan Zengin’e, psikiyatrist doktorlarca yaklaşık 2 saat akıl sağlığı muayenesi yapıldı. Zengin hakkındaki akıl sağlığı raporunun önümüzdeki günlerde mahkemeye gönderilmesi bekleniyor.
Emekli imam Bayram Ali Öztürk’ün İsmailağa Camii’nde öldürülmesi sonrasında Sauna soruşturması sırasında savcılığa verdiği ifadesi ile yeniden gündeme gelen Sauna çetesi lideri Kasım Zengin, sağlık kontrolünden geçirilmek üzere kaldığı Sincan F Tipi Cezaevi’nden İstanbul’a götürüldü. Zengin, psikiyatrist doktorlardan oluşan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi sağlık kurulunca yaklaşık 2 saat muayene edildi. Mahkemenin kararı üzerine hastaneye sevk edilen Zengin’in akıl sağlığının yerinde olup olmadığının tespiti için 3 hafta gözlem altında tutulması bekleniyordu. Ancak hastane, Zengin’in 2 saat muayenesini yeterli görerek, cezaevine geri gönderdi.
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Sauna davasında yargılanan Kasım Zengin’in avukatı, 15 Ağustos’taki duruşmada müvekkilinin psikolojik sorunları bulunduğunu, 7 aydır tutuklu olduğunu ve bu sürede 2 defa intihara teşebbüs ettiğini belirterek, mağdur olmaması için tahliyesine karar verilmesini talep etmişti. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi ise Kasım Zengin’in Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilerek, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 74. maddesi uyarınca şuur tetkikinin istenmesine ve akli durumu konusunda ön rapor alınmasına karar vermişti. Sauna çetesi soruşturması sırasında Zengin’in Ankara Numune Hastanesi’nce kronik şizofren raporu olduğu ortaya çıkmıştı. Şizofren olduğunu belirterek ceza ehliyetinden kurtulmaya çalıştığı öne sürülen Kasım Zengin’e Numune Hastanesi’nde yapılan muayene sonrasında ise sağlam raporu verilmişti.
Cumhuriyet Savcısı Mustafa Kelkit’in hazırladığı iddianamede, aralarında eski Emniyet Genel Müdür Vekili Ertuğrul Çakır, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli Yüzbaşı Nuri Bozkır, Kasım Zengin ve sanatçı İbrahim Tatlıses’in de bulunduğu 18 kişi hakkında 2 yıl 3 aydan 74 yıla kadar değişen hapis cezaları isteniyor. İddianamede eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ertuğrul Çakır ve Yüzbaşı Nuri Bozkır’ın “haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla cebir ve tehdit yöntemleri kullanan silahlı örgüt kurmak ve yönetmek suçundan cezalandırılması” talep ediliyor. Sauna çetesinin yöneticisi olduğu belirtilen Yüzbaşı Nuri Bozkır, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ait devletin kozmik bilgilerini içeren CD’leri sızdırdığı gerekçesiyle Genelkurmay Askerî Mahkemesi’nce yargılanıyor.
11.09.2006
ARAPÇA VE KUR'AN ÖGRETMENI 'SARKINTILIKTAN' MAHKEMELIK OLUNCA.
-Imam hatip lisesi ögretmen odasi Arapça ögretmenin Kur'an-i Kerim ögretmenin bir bayan veliye sarkintilik yaptigi iddiasina sahne oldu. Ögretmenler odasinda Arapça ögretmeni Harun Zompoglu, Kur'an-i Kerim ögretmeni Yusuf Sar'a 'Ögrencinin annesine sarkintilik yapmaya utanmiyor musun, yasina basina bak' demesi üzerine okul idaresi de devreye girdi.
-Arapça ögretmeni Zompoglu, Kur'an ögretmeni Sar'i ?asagiladigi' gerekçesiyle Ankara Il Milli Egitim Müdürlügünce cezalandirilmasi üzerine mahkemeye basvurdu.
-Idare Mahkemesi, Arapça ögretmeni Zompoglu'na verilen cezayi hukuka uygun bulmazken, 'Kur'an-i Kerim dersi ögretmeninin dul bir bayan veliye karsi sergiledigi tutum ve davranislar nedeniyle yine bir ögretmen olan davacinin suskun kalmasi düsünülemeyecegi gibi uyari ve elestiri niteligindeki sözleri nedeniyle arkadasini tahkir ettiginden söz edilemeyecegi'ne karar verdi.
ANKARA(ANKA)- Ankara Keçiören'deki Imam Hatip Lisesi'nde Arapça ögretmeni Harun Zompoglu'nun, Kuran-i Kerim ögretmeni Yusuf Sar'i bir bayan veliye sarkintilik yapmakla suçladigi için idarece cezalandirilmasi yargidan döndü. Mahkeme, Kur'an-i Kerim ögretmeni Sar'a 'Ögrencinin annesine sarkintilik yapmaya utanmiyor musun yasina basina bak' diye tepki gösteren Arapça ögretmeni Zompoglu'nun 'suskun kalmasini düsünülemeyecegini', ifadelerin uyari ve elestiri niteliginde oldugunu kararlastirdi.
Keçiören Imam Hatip Lisesi'nde Kur'an-i Kerim dersi ögretmeni Yusuf Sar ile Arapça dersi ögretmeni Harun Zompoglu'nun, bir bayan veliye sarkintilik iddiasiyla ögretmenler odasindaki tartismalari mahkemede sonuçlandi.
SARKINTILIK TARTISMASI HAKARET CEZASINA DÖNÜSTÜ
Mahkeme koridorlarina kadar varan olay Imam Hatip Lisesi Arapça Ögretmeni Zompoglu'nun, ayni okuldaki Kur'an-i Kerim ögretmeni Sar'i bir ögrencisinin bayan velisine sarkintilik yapmakla suçlamasiyla basladi. Zompoglu, ögretmenler odasinda diger ögretmenlerin duyacagi sekilde Sar'a, 'Ögrencinin annesine sarkintilik yapmaya utanmiyor musun yasina basina bak' diyerek tepki gösterdi.
Ögretmenler odasinda yasanan bu olay, Ankara Il Milli Egitim Müdürlügünce sorusturma konusu yapildi. Idare, sarkintilik yaptigi iddia edilen Sar'a tepki gösteren Arapça ögretmeni Zompoglu'nu cezalandirdi. Idarece, Zompoglu'nun 'Ilk ve Orta Tedrisat Mualimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkindaki Kanun'un 22'nci maddesi uyarinca 'arkadaslarinin ve maiyetini baskasi yaninda tahkir etmek' suçundan maas kesimi cezasina çarptirdi.
ZOMPOGLU CEZAYI MAHKEMEYE TASIDI
Arkadasi Kuran-i Kerim ögretmeni Sar'a tepki gösteren Arapça ögretmeni Zompoglu, idarece cezalandirilmasi üzerine mahkemeye basvurdu. Zompoglu Ankara 3. Idare Mahkemesi'nde, cezayi veren üst makam Ankara Valiligi aleyhine açtigi davada, maas kesim cezasini öngören isleminin iptalini istedi.
MAHKEME: ARAPÇA ÖGRETMENI SARKINTILIGA SUSKUN KALAMAZDI
Davayi görüserek karara baglayan Ankara 3. Idare Mahkemesi, davaci Zompoglu'nu hakli buldu. Bir üyenin karsi oy kullandigi karara göre Zompoglu'nun, Sar'i 'asagilamadigi' belirtildi. Oy çokluguyla alinan kararda söyle denildi:
'Olayda, davacinin (Harun Zompoglu) ayni okulda ögretmen Yusuf Sar'a ögretmenler odasinda diger ögretmenlerin de duyacagi sekilde ?ögrencinin annesine sarkintilik yapmaya utanmiyor musun yasina basina bak' sözünü söyledigi anlasilmakta ise de; Kur'an-i Kerim dersi ögretmeninin dul bir bayan veliye karsi sergiledigi tutum ve davranislar nedeniyle yine bir ögretmen olan davacinin suskun kalmasi düsünülemeyecegi gibi uyari ve elestiri niteliginde sözleri nedeniyle arkadasini tahkir ettiginden söz edilemeyeceginden davacinin (Harun Zompoglu) cezalandirilmasinda hukuka uyarlik görülmemistir.'
KARSI OY
Karara karsi oy kullanan üyelerden Durmus Taser ise, Harun Zompoglu'na yüklenen 'asagilama' suçunun gerçeklestigini bu nedenle davanin reddedilmesi gerektigini savundu.(ANKA)
Rektörün tehdit edip, memurun da dövdüğü’ profesör tazminat kazandı
Muğla Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Sunu, geçtiğimiz yıl katıldığı eğitim öğretim yılı açılış kokteylinde idari personelden yumruk yemişti. Sunu, küçük düşürüldüğü, bilimsel saygınlığı ve prestijinin sarsıldığı gerekçesiyle açtığı dava sonucunda 3 bin YTL tazminat kazandı.
Muğla Asliye Hukuk Mahkemesi, Muğla Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Sunu’ya yumruk atan üniversitenin idari personelini 3 bin YTL tazminat ödemeye mahkum etti.
Mustafa Sunu, Muğla Üniversitesi’nin 26 Eylül 2005 tarihinde yapılan eğitim öğretim yılı açılış kokteylinde saldırıya uğradığı gerekçesiyle dava açmıştı. Kendisini darp ederek gözlüğünü kıran Muğla Üniversitesi idari personeli Sadettin Simser’den 10 bin YTL tazminat talep eden Sunu’nun isteğini ele alan Muğla 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 8 Ağustos 2006 tarihinde aldığı kararla 3 bin YTL’lik tazminata hükmetti. Mustafa Sunu dava dilekçesinde, açılış kokteylinde bir grup arkadaşı ile sohbet ederken bir anda Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şener Oktik’in sert bir şekilde kolundan tutarak, ‘Sen burada huzuru bozuyorsun, seni burada yaşatmayacağım, seni keseceğim, defol git buradan, bir daha gelme!’ diyerek çekiştirdiğini ve boynundan tutarak kapıya doğru itmeye çalıştığını iddia etti. Sunu, “O arada hemen rektörün arkasında bulunan idari personel Sadettin Simser devreye girerek, ‘Çık buradan, burada kalamazsın.’ diyerek kolumdan tutup bir süre sürükledi. Kokteylde bulunan diğer öğretim görevlileri ve personel araya girmeye çalıştı ancak personel hırsını alamayarak çeneme doğru bir yumruk attı. Bunun üzerine gözlüğüm yere düşüp kırıldı. Ben ise olayın fazla büyümemesi için olay yerini terk ettim.” dedi. Sunu, ‘kişilik haklarına tecavüz edilerek küçük düşürüldüğü, kendisine dayak yiyen öğretim görevlisi olarak bakıldığı, bilimsel saygınlığı ile prestijinin sarsıldığı’ gerekçesiyle Simser’den 10 bin YTL manevi tazminat talep etti.
“Parmaklarım gözlüğüne değdi”
Davalı Sadettin Simser ise mahkemeye gönderdiği dilekçede, “olay sırasında muhtemel bir kavgayı önlemek düşüncesi ile rektör ile Sunu’nun arasına girerek Sunu’yu tuttuğunu, bu tutma sırasında Sunu’nun direnince parmaklarının istemeyerek Sunu’nun gözlüğüne değdiğini ve gözlüğün yere düştüğünü” savundu. Yumruk atma gibi bir eylemin söz konusu olmadığını, aksine Sunu’nun araya girme sırasında kendisine, ‘Sen kimsin, sen ne oluyorsun?’ diye karşılık verdiğini ifade eden Simser, olayda gerek rektör gerekse Sunu’nun meşru savunma haklarını orantılı biçimde kullandıklarını söyledi.
Asliye Hukuk Mahkemesi ise, Simser’in profesör olan Sunu’ya “kalabalık içerisinde yumruk atarak hem fiziksel hem de toplum içindeki yerine ve etkinliğine zarar verdiği, bu durumun davacının kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu, bu nedenle de manevi tazminata karar vermek gerektiği” sonucuna vardı. Mahkeme, takdir ettiği 3 bin YTL’lik manevi tazminatın dava tarihi olan 26 Ekim 2005 tarihinden itibaren yasal faiziyle ödenmesine karar verdi.
Mustafa Sunu, geçen sene meydana gelen olayla ilgili rektör Şener Oktik ve Sadettin Simser hakkında idari işlem yapılması için savcılığa suç duyurusunda bulunurken, savcılık rektör hakkında işlem yapamayacakları için görevsizlik kararı verip dosyayı YÖK’e göndermişti. YÖK ise rektör Oktik hakkında henüz yargılama izni konusunda bir karar vermedi. Rektör Şener Oktik, kendisiyle tartışan Mustafa Sunu’ya ‘maaş kesim cezası’ vermiş, Sunu cezaya karşı da idare mahkemesine başvurmuştu.
11.09.2006
İbrahim Asalıoğlu
Ankara
MAKINA MÜHENDISLERI: '12 EYLÜL CUNTACILARI YARGILANSIN'.
-TMMOB Makina Mühendisleri Odasi Yönetim Kurulu Baskani Emin Koramaz, 12 Eylül'ün Türkiye'yi geri götürdügünü, yol açtigi ekonomik, sosyal ve siyasal tahribatlarin Türkiye'yi kötürüm kildigini belirtti.
-Koramaz, 12 Eylül'ün, demokratik, esitlikçi ve özgürlükçü bir Anayasa, sosyal hukuk devletinin egemen kilinmasi, cuntacilarin yargilanmasi ve ekonomi ile dis politikanin ülke ve halk çikarlarina göre düzenlenmesi ile asilabilecegini kaydetti.
ANKARA(ANKA)-TMMOB Makina Mühendisleri Odasi Yönetim Kurulu Baskani Emin Koramaz, 12 Eylül'ün Türkiye'yi geri götürdügünü, yol açtigi ekonomik, sosyal ve siyasal tahribatlarin Türkiye'yi kötürüm kildigini kaydederken, 12 Eylül'ün, demokratik, esitlikçi ve özgürlükçü bir Anayasa, sosyal hukuk devletinin egemen kilinmasi, cuntacilarin yargilanmasi ve ekonomi ile dis politikanin ülke ve halk çikarlarina göre düzenlenmesi ile asilabilecegine isaret etti.
Koramaz yaptigi açiklamada, 12 Eylül'ün Türkiye'yi geri götürdügünü, yol açtigi ekonomik, sosyal ve siyasal tahribatlarin Türkiye'yi kötürüm kildigini söyledi. 12 Eylül asilmaksizin Türkiye'nin siyasal ve sosyal yasaminin normallesmesi mümkün olmadigini belirten Koramaz, 'Üzerinden bir çeyrek asir geçmis olsa da 12 Eylül unutulacak, üzeri örtülecek bir tarih degildir. Zira 12 Eylül 1980, toplumsal tarihimizin en önemli kilometre taslarindan biridir. 12 Eylül devletin, siyasetin, ekonomi ve toplumsal yasamin yeniden yapilandirildigi önemli bir dönemeçtir' dedi.
Koramaz, 12 Eylül'ün, demokratik, esitlikçi ve özgürlükçü bir Anayasa, sosyal hukuk devletinin egemen kilinmasi, siyasetin toplumsal dinamikleri kapsamasinin önündeki engellerden biri olan seçim sistemindeki baraj ve diger bütün engellerin kaldirilmasi, toplu sözlesme düzeninin emek kesimini gözeterek yeniden yapilandirilmasi, cuntacilarin yargilanmasi ve ekonomi ile dis politikanin ülke ve halk çikarlarina göre düzenlenmesi ile asilabilecegini vurguladi. Koramaz, 12 Eylül'ü protesto etmekle yetinmeyeceklerini, 12 Eylül'ü ve bugünleri asarak, 'baska bir Türkiye'nin mümkün oldugunu' hep savunacaklarini ve bunun için ugras vereceklerini ifade etti. (ANKA)
Linç girişimleri korkutuyor
Mazlumder Genel Başkan Yardımcısı M. Halit Çelik, hukuk devletinde suçlar ve cezalar belli olduğunu belirterek, toplumsal linçlerden endişe duyduklarını söyledi.
Hangi davranışın suç oluşturduğunun ve suçlunun tesbiti ile yargılama ve cezalandırma yetkisinin yargı mercilerinde olduğunun altına çizen Çelik, açıklamasında şunları kaydetti: “Suç işlediği iddia edilen kişi güvenlik güçleri tarafından yakalanarak yargı mercilerine teslim edilir, adil bir yargılama sonucu suçluluğu sabit görülürse yargı tarafından yasada yazılı cezaya çarptırılır. Bunun dışında bir uygulama kaos ve anarşi olup, hukuk devletinde olamaz.” İstanbul İsmailağa Camii’nde konuşmacıyı öldüren kişinin linç edilerek öldürülmesi olayının tehlikeli bir sürecin alışkanlığa dönüşme riskinin devam ettiğini gösterdiğini söyleyen Çelik, MAZLUMDER olarak şu çağrıda bulundu: “Halkımızı hukuk dışı davranışlardan uzak durmaya, linç girişim çağrılarına uymamaya, suç oluşturduğu düşünülen konularda yetkili mercileri harekete geçirmekle yetinmeye, yetkili mercileri ise artan linç girişimleri karşısında daha etkili yaptırımlar uygulayarak devamına meydan vermemeye çağırıyoruz” dedi.
İşçiler başkanın aracına el koydu
Elazığ'ın Keban ilçesi belediyesinde çalışan 11 işçi, geriye dönük alacaklarının ödenmesi için belediye aleyhine açtığı davayı kazanarak, belediye başkanının makam aracına haciz koydurdu.
İşçilerin avukatı Süleyman Türker, 11 işçinin belediyeden alacaklarını tahsil etmek için 4 yıl önce belediye aleyhine Keban Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açtıklarını söyledi. Türker, davanın, 2004 yılında işçilerin lehine sonuçlandığını, bu dönemde de alacakları için belediyenin taşıtlarına haciz koydurduklarını ancak belediyenin ödeme gücü olmadığı için zaman zaman bu hacizleri kaldırdıklarını bildirdi.
Belediyenin son olarak yaklaşık 3 ay önce TEDAŞ'tan 300 bin YTL alacağını tahsil ettiğini ifade eden Türker, ''Alacaklı işçilere 60 bin YTL'lik kısmi bir ödeme yapıldı. Belediye ile aramızda yapılan protokol gereği işçilere her ay 12 bin YTL ödeme yapılması gerekiyordu. Bu yapılmayınca belediye başkanın makam aracına haciz uyguladık. Araç hükümet konağının önüne çekildi'' dedi.
AA
Yoldan geçeni vuran askere 3 yıl 4 ay hapis
Adana 6'ncı Kolordu lojmanları bahçesinde nöbet sırasında silahla oynarken tetiğe dokunup yolda yürüyen Orhan Yurdagül'ün (24) ölümüne neden olan er Murat Işık, "Taksirle adam öldürme" suçundan yargılandığı askeri mahkemede 3 yıl 4 ay hapisle cezalandırıldı. Yattığı süre göz önünde tutulan Işık tahliye edildi. Murat Işık 6'ncı Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ndeki son savunmasında, "Tüfeğimin mekanizma arızasını kontrol ediyordum" dedi. Silahın dolu olduğunu unuttuğunu ileri süren er Murat Işık, "Emniyeti açmadığımı sanıyordum. Silah patladı ve karşıda yürüyen biridüştü. Panikle suçumu gizlemeye çalıştım" dedi.
AİLE TEMYİZE GİDECEK
Verilen cezayı az bulan ölen gencin kuzeni Şener Yurdagül, "İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Verilen ceza çok az, kararı temyiz edeceğiz. Hukuksal mücadelemizi sürdüreceğiz" diye konuştu. Ankara'da bir mobilya mağazasında çalışan Orhan Yurdagül, Kurban Bayramı'nda ablasını ziyarete geldiği sırada iki yeğeniyle gezerken ölmüştü.
Nazan ERDEM / MERKEZ
SADUN AREN'DEN KENAN EVREN'E BIR ISKENCE MEKTUBU.
-Eski TIP Milletvekili Prof. Dr. Sadun Aren'in, 1981 yilinda yazdigi bugüne kadar hiç bilinmeyen bir mektubu 26'inci yilindaki 12 Eylül'ün bir boyutunu yeniden hatirlatti. Sadun Aren, Emniyet'te kendisine ve gözaltindaki diger siyasilere yapilan iskenceleri 12 Eylül lideri Kenan Evren'e bir mektup yazarak sikayet etti.
-Sadun Aren'in mektubunda ismini de vererek Evren'e sikayet ettigi polis hakkinda, valinin girisimiyle dava açtirmayi basardi, ancak yarginin 'Sikayet ettigi iskencenin sahidi olmadigi' için davadan sonuç alamadi.
ANKARA(ANKA)-Türkiye Isçi Partisi'nin (TIP) 1960'li yillardaki milletvekillerinden Prof. Dr. Sadun Aren'in Emniyet'te kendisine ve gözaltindaki diger sol siyasilere yapilan iskenceleri, iskenceci polisin adini da vererek sikayet ettigi 1981 yilindaki bir mektubu, 26'inci yilindaki 12 Eylül'ün bir yüzüne yeniden isik tuttu.
Sadun Aren, anilarini anlattigi Puslu Camin Arkasindan adli kitabinda, 12 Eylül lideri Kenan Evren'e gözaltindaki iskenceleri sikayet için 25 yil önce yazdigi mektubu ilk kez yayinladi.
YATIRIN BUNU FALAKAYA
Aren, kitabinda 1981 yili nisan ayinda DISK'in Arastirma Enstitüsü müdürü olmasi nedeniyle gözaltina alindigini, Ankara ve Istanbul'da Emniyet'te sorgulandigini bildirirken, Ankara Emniyet Müdürlügü'nde Kenan Evren'e mektup yazmasina neden olan iskence olaylarini söyle anlatti:
'Her gece nöbetçi polis degisiyordu. Bir gece uyumustum, yahut uyumak üzereydim, beni kaldirdilar. Gelin dediler, gittim. Çok saldirgan tavirli bir polis vardi, o gece nöbetçiydi. Gittigim yerde gözleri bagli, iskence gördügü anlasilan insanlar vardi. Bazi sagcilar da vardi, ama onlar o polisin oldugu nöbetlerde kendilerini daha özgür hissediyorlardi. O sagci tutuklulardan iki-üç kisiye beni göstererek; ?yatirin bunu' dedi. Yatirdilar. Birisi ayaklarimi tuttu, digeri de falaka atti. Saydim 12 tane vurdular. Sonra biraktilar ama hiçbir sey söylemediler; halbuki iskence bir sey söyletmek için yapilir. Ben söyle tahmin ettim; ?çok sagci bir adam, bize bir sey yapilmayacagini anladi, hiç olmazsa bunlar gitmeden evvel bir kötülük yapayim' dedi. Bunu o adamin kendisi de düsünmüs olabilir, o adama bir talimat da verilmis olabilir.
Sonra beni bir zeminde ayaklarim sismesin diye yürüttüler. Yerime dönerken orada bulunan gözü bagli çocuklardan birisi, ?Sikayet edin' dedi. Onu hiç unutmam, ama tabii kim oldugunu taniyamadim. Sonra ben salona geldim. O polis de arkamdan geldi. Herkesin yüzünü duvara döndürdü, hepsini sopadan geçirdi, ama bana vurmadi. Herhalde hakkimi aldigimi düsündü. Hatirliyorum, iriyari bir banka müdürü vardi, ona kiyasiya vurdu. Yani polisin öyle insanlara düsmanligi vardi.'
FALAKAYI ARKADASLARIMA ANLATAMADIM
Aren, yasadigi falaka olayini, 'maneviyatlari bozulmasin diye arkadaslarina anlatmadigini', daha sonra yakin çevresine anlatarak, 'Bunu sikayet etmek istiyorum, gerçi bir sey çikmaz ama bu bana görev olarak düser' dedigini belirtti.
EVREN'E MEKTUP NASIL GÖNDERILDI VE MEKTUBA NE ISLEM YAPILDI
Aren, Kenan Evren'e mektubu nasil gönderdigini de söyle anlatti:
'Kenan Evren'e hitaben, hem bana hem de bütün orada olan insanlara yapilanlari anlatan bir sikayet mektubu yazdim ve ?böyle bir insana polis yetkisi verilmemelidir' diye de bitirdim zannediyorum. Arkadaslardan birisi, saniyorum Yalçin Dogan, ?Bu postayla gitmez, elden verilmesi lazim; ben bir general taniyorum, onun vasitasiyla gönderirim' dedi. Saniyorum mektup yerine ulasmis. Bir süre sonra beni Sögütözü tarafinda bir polis dairesine çagirdilar. Orada polisleri tahkik eden bir heyet varmis, bana olayi sordular. Orada da olayi anlattim. Bir ara dilekçeye baktim, Içisleri Bakanligi'na havale edilmis, Içisleri Bakanligi da polise vermis. Bana ?bu isten vazgeçin' diye telkinde bulunmak istediler. Falaka olayinin takipçisi oldugumu söyledim.'
SAYIN ORGENERAL EVREN DEVLET BASKANI
Sadun Aren'in Evren'e 3 Haziran 1981 tarihli mektubu söyle:
'Sayin Orgeneral Kenan Evren Devlet Baskani,
Ben 1922 dogumlu emekli bir iktisat profesörüyüm. 12 Eylül'den önce DISK'in Ankara'daki Arastirma Enstitüsü'nün müdürlügünü yapiyordum.
DISK hakkinda açilmis olan kovusturma ile ilgili olarak ifadem alinmak üzere 25 Nisan 1981 günü gece saat 02.00 civarinda evimden alindim ve Ankara Emniyet Sarayindaki Birinci Subeye götürüldüm. Burada 9 gün tutulduktan sonra Istanbul-Metris'e gönderildim. Buradan da 22 Mayis 1981 günü sorgumu müteakip serbest birakildim.
Ankara'da Birinci Subede iken 26 Nisan Pazar gününü 27 Nisan pazartesi gününe baglayan gece saat 12-01 arasinda uykudan uyandirilarak kogustan disari çikarildim ve nöbetçi polis görevlilerinin bulunduklari bölüme götürüldüm. Burada sonradan isminin Sezai oldugunu ögrendigin nöbetçi polis komiserinin emri ile falakaya çekildim.
Bu olaydan yarim saat kadar sonra 60-70 kisi civarinda olan bütün kogus sakinleri de uyandirildilar ve yüzleri duvara döndürülerek, 20-30 dakika süre ile rastgele dövüldüler.
Gözalti süremin Istanbul-Metris'te geçen bölümünde normal-yasal muamele gördüm.
Ankara Birinci Subede gerek sahsima gerek beraber bulundugum insanlara yapilmis olan muameleyi, tasvip etmeyeceginizden emin olarak bunlarin devam ve tekrarlarinin önlenmesi dilegi ile size duyurmayi bir vatandaslik görevi saydim.'
VALI DAVAYI AÇTIRIYOR AMA SAHIT YOK
Aren, daha sonra Evren'e ismini verdigi polis hakkinda dava açilabilmesi için il encümeninden karar çikmasi gerektigini, onlarin da dava açmak istemedigi bilgisini aldigini bildirdi. Aren, olayin sonunu da kitapta söyle anlatti:
'Ama o zamanki vali davayi açtiriyor. Beni bir gün adliyeden çagirdilar. Dava oraya gelmis. Halit Çelenk bana ?hakimle bir görüsseniz' dedi. Hakimle görüstüm. Hakim bana, ?Sadun Bey sahidiniz var mi' diye sordu. ?Sahit yok' dedim. ?O zaman bir sey yapamayiz' dedi ve olay bu sekilde bitti. Bunu sunun için söylüyorum, her hal ve sartta ülkenin gelismislik düzeyine bagli olarak bürokrasinin içinden kötülüklerin üzerine giden oluyor. Yoksa adam bunu alip yirtardi. Sonunda netice çikmiyor, o baska bir sey.'(ANKA)
Eşinin cinsel organını kesti
Kavgada çılgına dönen Asuman D, Yargıtay`da odacı olan eşi Ali D`yi kasığından ve cinsel organından bıçakladı. Talihsiz adam öldü. Asuman D. tutuklandı. iLGİNÇ cinayet önceki gece Ankara Mamak`ta yaşandı. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi`nde odacılık yapan Asuman D. ile 1. Ceza Dairesi`nde aynı görevi yapan eşi Ali D. arasında tartışma çıktı. Sinirlenen Ali D. eşine elindeki çatalı fırlattı. Çılgına dönen Asuman D. ise mutfaktan aldığı bıçağı kocasına rastgele salladı. Bıçak darbesiyle kasığındaki damarı kesilen ve cinsel organından yaralanan Ali D. yere yığıldı. Hastaneye kaldırılan talihsiz adam öldü. ÖLDÜĞÜNÜ BİLMİYOR İFADESİNDE eşini cinsel organından yaralamasının herhangi bir nedeni olmadığını söyleyen Asuman D. çıkarıldığı mahkemece tutuklandı... Yakınlarının, eşini çok seven ve olaydan büyük üzüntü duyan Asuman D`ye kocasının öldüğünü söylemediği öğrenildi. Çiftin ölümle sonuçlanan kavgaları Yargıtay camiasında da büyük üzüntü yarattı... KAMİL ELİBOL 09.09.2006
Ocakta tencere unutana 1 yıl hapis cezası
Yargıtay ocakta tencere unutarak sadece tüp hortumunun yandığı küçük çaplı bir yangın çıkmasına neden olan sanığın `genel güvenliği tehlikeye sokma` suçundan cezalandırılmasına karar verdi
Yargıtay ocakta tencere unutarak sadece tüp hortumunun yandığı küçük çaplı bir yangın çıkmasına neden olan sanığın `genel güvenliği tehlikeye sokma` suçundan cezalandırılmasına karar verdi09.09.2006Ve 1 yıla kadar hapis öngördü. Yargıtay`dan çıkan bir başka karar ise şöyleydi: Yasal sınırın 2.5 katı alkolle araç kullanan sanığa verilen para cezası yeterli bulundu ve sanığa ayrıca `trafik güvenliğini tehlikeye sokma` suçundan ceza verilmesine gerek görülmedi. Haber: Kemal GÖKTAŞ
Bedri Baykam’a 'sperm' soruşturması
Spermini sildiği peçeteyi sergileyen Bedri Baykam hakkında soruşturma başlatıldı. Ressam ve CHP'nin muhalif sesi Bedri Baykam, iki ay önce toplam bin 200 sayfalık, iki ciltlik otobiyografisini bir sergiyle tanıtmıştı.
"Dünyaya 'Erkekler böyle yaşardı' diye bir belge bırakıyorum. Başka örneği olmayan bir şey yapmak istediğim için 35 yıl önce spermimi sildiğim peçeteyi sakladım. O sperm izini taşıyan ilk peçete, sanatsal yaşam alanımda değeri olan bir kağıt parçasıdır" diyen Baykam'ın 'sanat eseri'ni sergilemesi tartışma yaratmıştı.
'HAYASIZCA HAREKETLER'
Bu olay günlerce tartışılırken İstanbul Barosu üyesi avukat Orhan Töz, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na dilekçeyle başvurarak Baykam'ın Türk Ceza Kanunu'nun "Hayasızca Hareketler" başlığını taşıyan 225'inci maddesi gereği "Teşhircilik" suçunu işlediğini öne sürerek suç duyurusunda bulundu. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı da Bedri Baykam hakkında soruşturma başlattı. Soruşturma kapsamında Baykam'ın ifade verdiği öğrenildi. Baykam'ın böyle bir olayla ilgili soruşturma başlatılmasının AB sürecindeki Türkiye'ye yakışmadığını söylediği öğrenildi. Soruşturma sonunda savcılığın dava açıp açmayacağı belli olacak.
D Ü N Y A D A N ...
‘CIA ile FBI, zanlılarının sorgu tekniğinde anlaşamıyor’
ABD Başkanı George Bush, gözaltındaki terör zanlılarına işkence yapılmasına izin vermediğini açıklamasına rağmen Amerikan Merkezî Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) Bush’un özel izniyle sert sorgulama teknikleri kullandığı belirtildi.
New York Times gazetesi, esirlerin sorgulanması konusunda Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ile CIA arasında da bu metotların meşruiyeti ve faydası konusunda “çatlak” bulunduğunu kaydetti.
NYT, bazı yargı ve istihbarat yetkililerine dayandırdığı haberde, 2002 yılında Pakistan’da yakalanarak Tayland’daki gizli bir tutuklu merkezine götürülen el Kaide liderlerinden Ebu Zubeyde’ye CIA ajanları tarafından işkence yapıldığını ifade etti. Zubeyde’nin sorgu müfettişlerince çırılçıplak soyulduğunu, dondurucu soğukta bırakıldığını ve kulak patlatıcı şekilde yüksek sesli müziğe maruz kaldığını kaydeden gazete, “Zubeyde yaralı olduğu halde çıplak bir şekilde battaniye ya da yatak verilmeden bir hücreye hapsedildi. (Ünlü rock grubu) Red Hot Chili Peppers gibi grupların sağır edici müziği dinletildi.” diye yazdı. El Kaide lideri Usame bin Ladin’in lojistik şefi ve örgüt liderleriyle iletişim bağlantısı olarak bilinen Zubeyde’yi ilk sorgulayan FBI ekibinin, zanlının yaralarını sardığını, banyo yaptırdığını ve su verdiğini yazan gazete, ancak Bush tarafından imzalanan gizli bir talimatname ile gelen CIA ekibinin ise bu talimatı dayanak göstererek sert yöntemlere başvurduğunu belirtti. Zubeyde sorgusunun, 11 Eylül sonrası CIA’e biçilen terör zanlıları için “gardiyan ve sorgu müfettişi” rolü için bir “deneme vakası” olduğunu ifade eden NY Times, FBI ile işbirliği yapan Zubeyde’nin sert yöntemler kullanan CIA ajanlarına ise direnç gösterdiğini belirtti. Gazete FBI’ın, cebre başvurmak yerine ikna yönteminde ısrar ettiğini; ancak CIA müfettişlerinin kullandıkları katı tekniklere Beyaz Saray’ın onay verdiğini söylediklerini yazdı.
Bush geçtiğimiz hafta, yabancı ülkelerdeki gizli soruşturma merkezlerinin varlığını resmen kabul ettiği açıklamasında, Ebu Zubeyde’nin verdiği bilgilerin birçok terör saldırısının önlenmesini sağladığını söylemişti. Dış Haberler Servisi
ABD'nin ilk Müslüman vekili olacak
Kasım ayında gerçekleşecek Kongre seçimlerinde Demokratların güçlü olduğu Minnesota'dan Keith Ellison seçilmesi halinde ilk Müslüman vekil olacak.
Amerika'da kasım ayında gerçekleşecek Kongre seçimlerinde Demokratların güçlü olduğu Minnesota'dan katılacak olan Demokrat Keith Ellison, seçilmesi halinde Amerikan Kongresi'ndeki ilk Müslüman vekil olacak. Ancak Ellison'un, daha önce Minnesota 5. Bölgeden Demokrat Parti aday adaylığını kazanması gerekiyor. Ellison ile birlikte dört aday daha bulunuyor. Ellison, şu ana kadarki kampanya sürecinde ise kendisine yöneltilen "anti-samitist" iddialarından doayı hep "savunma pozisyonunda" kalmış.
Şu an 43 yaşında olan Keith Ellison, İslamiyeti 19 yaşında Detroit'teki Wayne Devlet Üniversitesi'nde eğitim görürken kabul etmiş. Washington Post'ta bugün kendisi hakkında yer alan makalede Keith için "Günde 5 vakit Mekke'ye dönerek namaz kılıyor, içki içmiyor, domuz eti yemiyor. Camilerde veya Minnepolis'in daha çok Somalili vatandaşlarına hitaben yaptığı konuşmalara 'Selamun Aleyküm' diyerek başlıyor." ifadesi kullanılıyor. Keith'in, seçim kampanyası boyunca dininden çok az bahsettiği, sorulmadıkça da çok fazla açıklama yapmadığı belirtiliyor.
Keith Ellison, Katrina felaketinde ölenleri anma töreninde "Ben bir Müslümanım. Ancak Müslüman bir aday olarak yarışmıyorum. Barışa ve Irak'taki Amerikan askerlerini çekilmesine inanan bir aday olarak yarışıyorum." ifadelerini kullanmış. Ellison'ın konuşmalarında savaş ve ekonomi üzerine yoğunlaşmasına rağmen gazete, kendisine dini ve karakteri hakkında sorulan soruların onu savunma pozisyonuna ittiğini belirtiyor.
Gazeteye konuşan Gustavus Adolphus Üniversitesi'nden Profesör Christopher Gilbert, Ellison'a en çok zarar veren suçlamaların, Ellison'un geçmişte İslam Milleti isimli kuruluş ve onun lideri Louis Farrakhan ile olan ilişkisi olduğunu belirtiyor.
Keith Ellison Mayıs'ta Kongre üyeliği için Demokrat Parti'den aday adayı olduğunda Cumhuriyetçi bir yazar olan Michael Brodkorb, Ellison'ın Minnesota Üniversitesi'nin öğrenci gazetesinde 1989 ve 1990 yılları arasında Keith Hakim müstear ismiyle yazılar yazdığını söylemişti. http://www.MinnesotaDemocratsExposed.com sitesinde yazan Brodkorb, Ellison burada yazdığı 2 makaleyi ortaya çıkarmıştı. Bu iki makalenin ilkinde Ellison, anti-semitik olduğuna yönelik suçlamalara maruz kalan Farrakhan'ı savunuyor. Ellison, ikinci makalesinde ise siyahî vatandaşlara tazminat ödenmesi gerektiğini savunuyor. Bazı muhafazakâr sitelerde hakkında çıkan yazılarda da İslam Milleti kuruluşunun yerel bir lideri olduğu belirtilen Ellison, anti-semitist olmakla suçlanıyor.
Ellison ise bu iddialara çabuk bir cevap vererek Yahudi destekçileri ile bir araya geldi. İslam Milleti'ne hiç üye olmadığını savunan Ellison, Farrakhan'ın 1995 yılında Washington'daki meşhur Bir Milyon Adam Yürüyüşü için grupla birlikte 18 ay çalıştığını kabul ediyor. Ellison, iddialara cevaben bir de Minnepolis'teki Yahudi İlişkileri Konseyi'ne bir mektup yazarak, Farrakhan ve diğer İslam Milleti liderlerini "dikkatlice inceleyemediği" için özür dilemiş. Ellison, mektubunda "Onlar anti-semitist idi ve benim bunu farkına daha önce varmam gerekiyordu" ifadesini kullanmış.
Keith Ellison, geçen hafta verdiği bazı mülakatlarda da 1980'li yıllarda İslam'a olan ilgisinin "siyasi olduğunu ve siyasetteki statükoya bir tepki" olduğunu belirtiyor. İslami inancında o zamandan bu yana bir değişiklik olmadığını; ancak hukuk alanında çalışmaya başlamasından bu yana politik duruşunun ılımlaştığını belirtiyor. Ellison, okul döneminde de anti-semitist, ırkçı, anti-eşcinsel söylemlerde bulunmadığını söylüyor. Gazeteye göre Ellison'un bu savunmalarının ardından Demokrat Yahudiler, kendisine inanmış gözüküyor. Son olarak Amerikan Yahudi Dünyası dergisinin editörü Mordecai Specktor, "onun Milyon Kişi Yürüyüşü'ne katılmış olmasından dolayı affetmeyecek Yahudiler var. Ancak ben düşüncesinin ve hislerinin değiştiğine ikna oldum" diye yazmıştı.
Ellison'ın adaylığı, Müslümanlar arasında da heyecan uyandırıyor. Somalili bir göçmen olan Nimco Ahmed, "bu ülkede milyonlarca Müslüman var. Birinin Kongre'ye seçilmesi bu kadar uzun sürmemeliydi" diye konuşuyor. Amerikan İslami İlişkiler Konseyi (CAIR) yöneticilerinden Nihad Awad ise 25 Ağustos'ta Ellison için Minnepolis'e gelerek 400 dolar yardım toplamış. Awad, 11 Eylül ile Müslümanlara karşı bir önyargı oluştuğunu ve bu durumun, Müslümanları bu önyargıyı yıkmak için siyasi olarak aktif olmaya ittiğini belirtiyor.
CAIR'e ve diğer İslami gruplara göre Ellison, seçilmesi halinde Kongre'deki ilk Müslüman olacak. Awad, bugüne kadar en yüksek mevkide bulunan seçilmiş Müslümanın, Kuzey Carolina senatörü Larry Shaw olduğunu söylüyor. Kongre'ye girmek için son girişim ise 2004 yılında Suudi asıllı bir bayan olan Ferial Masry tarafından Kaliforniya'da yapılmış.
Bush "sert yöntemleri" yasallaştıracak
Terör şüphelilerini konuşturmak için kullanılan "sert" teknikleri yasaklayan ABD Başkanı Bush şimdi yan çizmenin yolunu arıyor... ABD'de yayımlanan USA Today gazetesine göre, Bush yönetimi CIA'nın üst düzey terör zanlılarını etkili sorgulayabilmesi için yasal engelleri hafifletecek yeni bir tasarı hazırladı. Bush'un yasanın geçmesi için kongreye baskı yaptığını belirtti. Yasa kapsamında Cenevre Konvansiyonu'na aykırı olarak "Vücut ısını düşürme, stres altında bırakma, suya sokma" gibi yöntemler yasallaşacak. Geçen hafta hapishanelerdeki mahkumların "düşman savaşçı" statüsünden Konvansiyon kapsamına alındığı ve köpekle korkutma gibi yöntemlerin yasaklandığı açıklanmıştı.
Kürdistan Bölge Anayasası Barzani'ye teslim edildi
Kuzey Irak'taki Kürt grupların bir süreden bu yana üzerinde çalıştığı "Kürdistan Bölge Anayasa Taslağı", Irak Kürdistan Demokrat Partisi lideri ve "Kürdistan Bölge Başkanı" Mesut Barzani'ye kişisel katkıda bulunması için teslim edildi
Sunum, Kürdistan Bölge Parlamentosu Başkanı Adnan Müfti, Yardımcısı Kemal Kerkuki, Parlamento Sekreteri Fırset Ahmet ile Anayasa Hazırlık Komisyonu Başkanı tarafından Selahaddin kentinde yapıldı. Anayasa taslağını, Kürt halkının elde ettiği önemli bir kazanım olarak nitelendiren Barzani'nin son şeklini vereceği taslak daha sonra Erbil'deki yerel Kürdistan Parlamentosu'nda görüşülecek ve onay gördükten sonra, yeniden Barzani'nin onayına sunulacak.
TASLAKTA NELER VAR
Yerel Kürdistan Parlamentosu Hukuk Komisyonu'nun bir üyesine göre taslak 160 maddeden oluşuyor. Anayasa Taslak'ın da temel insan hakları, ifade özgürlüğü, demokrasi ve sivil toplum konularına geniş yer veriliyor. Yasaların oluşturulmasında İslam dini temel kaynak alındı ve kadınların yönetime katılım oranı belirlendi.
Kuzey Irak`ta yaşayan azınlıkların yaşadıkları kent ve bölgelerde çoğunluğu teşkil etmeleri halinde bunların konuştuğu dillere, referandum yoluyla Kürtçe'nin yanında resmi dil statüsü kazandırılabileceği ifade edildi. Bu maddenin Türkmenler`in yoğun olduğu kentler için alındığı ileri sürüldü.
Anayasa taslağında bölgenin sınırları netlik kazanıncaya kadar, başkentin Erbil olduğu belirtilirken, sınırların kesinleşmesinden sonra başkentin başka bir kente taşınabilmesine olanak tanındı. Taslakta bölgedeki silahlı gücün adı Peşmerge yerine düzenli ordu olarak yer aldı.
Halen IKDP lideri Mezut Barzani'nin sürdürdüğü Kürdistan Bölge Başkanı'nın görev ve yetkilerine de yer verilen taslakta, bu yetkilerin daha önce yerel Kürt parlamentosu tarafından onaylanan, Kürdistan Bölge Başkanlığı yasasında belirtildiği gibi olması öngörüldü.
TALABANİ'YE DE SUNULDU
Kürdistan Bölge Parlamentosu Başkanı Adnan Müfti, Barzani'den sonra, Kürdistan Bölge Anayasa Taslağı'nı, Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'ye sundu. Talabani, bütün kesimlerden anayasa taslağı üzerinde ayrıntılı çalışma yürüterek, önerileriyle zenginlik katmalarını istedi. Kürt halkının çağdaş ve demokratik bir anayasaya kavuşması için, bütün kesimlerin taslak üzerinde derinlemesine çalışma yürütmesi gerektiğini belirten Talabani, "Bütün kesimler, düşünce ve önerileriyle anayasa taslağını zenginleştirmeli" diye konuştu
Putin'den Kürt çıkışı...
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra kendilerine sürekli her şeyin yolunda olduğunun söylendiğini, ancak bugün ülkenin kuzeyinde sadece Kürt bayraklarının dalgalandığını belirtti.
Putin, hafta sonunda Moskova’da bir grup yabancı akademisyene verdiği yemekte yaptığı konuşmada, çeşitli bölgesel ve uluslararası konular hakkında görüşlerini dile getirdi.
Kosova’nın Sırbistan’ın rızasını almadan bağımsızlığını ilan etmesi halinde, bunu BM Güvenlik Konseyinde veto edebileceklerini bildiren Putin, Kosova’nın bağımsızlığının tanınmasının Dağlık Karabağ, Transdniestr, Güney Osetya ve Abhazya gibi "dondurulmuş sorunlara" olumsuz etkide bulunacağını söyledi.
Putin, "Kosova konusunda bağımsızlık hukuken gerçekleşirse, bunun bölgede neye mal olacağını da düşünmek zorundayız" dedi.
Irak konusunda kendilerine her şeyin yolunda olduğunun söylendiğini, ancak bugün ülkenin kuzeyinde sadece Kürt bayraklarının dalgalandığını gördüklerini belirten Putin, "Bunu düşündük mü? Düşünmeliydik" diye konuştu.
Putin, Georgetown Üniversitesi profesörlerinden Angela Stent’in bir sorusu üzerine, Rusya’nın hiçbir zaman bir nevi süper güç olduğunu söylemediğini belirterek, "Ama birçok ülkeden daha fazla (enerji) kaynaklarımız var. Herkesin bunların bizim doğal kaynaklarımız olduğunu iyice anlaması gerekiyor ve kimse başkasının malına kendi malıymış gibi açgözlü bakmamalı. Ancak biz aynı zamanda sorumlu bir piyasa oyuncusu gibi davranmak da istiyoruz" dedi.
Rusya’nın yabancı şirketlere, ekonomisinin can damarı olan hidrokarbon üretimi ve nakli alanlarına girme izni vereceğini kaydeden Putin, "Elbette bu, karşılığında Rusya’nın ne alacağına bağlı" diye konuştu.
İran’ın nükleer programına ilişkin bir soru üzerine de Putin, uluslararası uranyum zenginleştirme merkezlerinin kurulması yönündeki önerilerini yineleyerek, "Nükleer teknoloji kullanmak isteyen ülkelerin durumu, küresel bir konu. İran’a yönelik olası yaptırımlar konusunu ortaklarımızla çok iyi düşünmeliyiz. Sonra İran ile ek danışmalarda bulunmalıyız. Ancak bu süreçten sonra yaptırımlar konusunu gündemimize almalıyız. Eğer yaptırımlardan kaçınabilirsek, daha iyi olur" dedi.
Putin, 2008 yılında yapılacak devlet başkanlığı seçiminde yeniden aday olmayacağını ve çekileceğini de söyledi.
Halktan bir dönem daha devlet başkanlığına aday olması yolunda talep gelmesi halinde bunu nasıl karşılayacağının sorulması üzerine Putin, "Halkın büyük çoğunluğu desteklese bile, bu bir ilkesel tutum ve ülkede kurumsal istikrarı sağlamakla ilgili bir konudur. Böylesine büyük bir ülkenin kaderi, bu ben bile olsam, tek bir kişiye bağlanmamalı" dedi.
DHKP-C üyelerinin Belçika'da yargılanmalarına bugün yeniden başlandı
GENT - Bruges Mahkemesi'nde yargılanarak, 28 Şubat 2006'da çeşitli para ve hapis cezalarına çarptırılan terör örgütü DHKP-C üyelerinin, 8 Mayıs 2006 tarihinde ertelenen temyiz davası bugün yeniden başladı.
8 Mayıs 2006 tarihinde, Gent Temyiz Mahkemesi'nde, terör örgütü DHKP-C üyesi Fehriye Erdal ve 10 arkadaşının aldıkları hapis ve para cezaları konusunda mahkemeye itiraz eden Savcı Johan Del Mulle, temyiz yoluyla 2 kişinin serbest bırakılmasının sağlandığını belirterek, Fehriye Erdal'ın kaçtığını ve diğer 8 kişinin de cezalarının az olduğunu ifade etmişti. Sanıkların ve avukatlarının yeterince hazırlanamadıkları gerekçesiyle mahkemenin ertelenmesini talep etmesinin ardından, mahkemenin 11 Eylül 2006 tarihine ertelenmesi kararı çıkmıştı.
Avrupa'da UMTS KDV İadesi Kabul Edilmiyor
Avrupa Adalet Mahkemesi (European Court of Justice - ECJ) Avrupa'da UMTS lisansı alan cep telefonu operatörlerinin lisans ödemelerinin içindeki 5 milyar Euro'ya yakın katma değer vergisinin iadesi talepleri ile ilgili olarak karşı görüş yayınladı.
Avrupa Adalet Mahkemesi (ECJ), Vodafone ve O2 gibi Avrupa'lı mobil operatörlerinin UMTS lisansları için ödenen toplam 34,3 milyar Euro'luk lisans paralarının içinde olduğu halde ikinci defa alındığı iddia edilen 5 milyar Euro'luk katma değer vergisinin geri iadesine yönelik olarak, karşı görüş yayınladı.
Operatörler, mevcut Avrupa Birliği vergi kanunu çerçevesinde bu parayı geri alabileceklerini düşünüyorlar. Yayınlanan görüş, Avrupa Adalet Mahkemesinin son kararını hükümetler lehinde vereceğinin işareti olarak alınıyor.
Operatörlerin kararı temyize taşıyacağına kesin gözü ile bakılıyor.
Lübnan, İsrail'den "çevre" tazminatı isteyecek.
Beyrut - Lübnan, Hizbullah'a karşı savaş açan ve temmuz ortasındaki bombardımanları yüzünden Lübnan kıyılarında ekolojik kirliliğe neden olan İsrail'i Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne şikayet edeceğini açıkladı.
Lübnan Çevre Bakanı Yakub Sarraf, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin 8. maddesi uyarınca İsrail'den tazminat isteyeceklerini söyledi.
Söz konusu maddede, "doğal çevreye uzun vadeli zarar vereceği kesin bir saldırının bir savaş suçu olarak kabul edilebileceği" belirtiliyor.
İsrail'in başkent Beyrut'un güneyindeki bir elektrik santralinin depolarını vurması üzerine binlerce ton mazotun denize aktığını hatırlatan Sarraf, bombardıman yüzünden mazot katmanlarının deniz dibine yayıldığını, bu katmanların su yüzeyinde de kaldığını söyledi.
Mazotun Akdeniz'in eko sistemini de etkilediğini söyleyen Sarraf, Lübnan kıyılarının başta ton balığı olmak üzere birçok balık türünün geçiş yolu üzerinde bulunduğunu hatırlattı.
Enfal Davası sürüyor
Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin'in, 1980'li yılların sonunda Kürtleri hedef alan Enfal operasyonu nedeniyle soykırım suçundan yargılandığı dava bugün devam ediyor.
Saddam Hüseyin: Halepçe katliamı dava kapsamında değil
Saddam Hüseyin, İran-Irak savaşı sırasında İranlılar'la işbirliği yapmakla suçladığı Kürtler'e karşı operasyon emri vermişti.
Operasyonlarda on binlerce (bazı kaynaklara göre 100 bin kadar) Kürt öldü.
Tanıkların anlattığına göre kurtulanlara yaşadıkları yerleri terketmeleri emri verildi, binlerce köy boşaltıldı.
Davada eski Irak liderinin yanısıra Baas Partisi'nin eski yöneticileri de yargılanıyor.
Ancak Saddam Hüseyin aleyhinde açılan ilk dava gelecek ay karara bağlanmada, bu davanın tamamlanması beklenmiyor.
Irak Cumhurbaşkanı Celâl Talabani BBC'ye yaptığı açıklamada, dünyadaki diğer rejimlerine örnek oluşturması için bu davada tüm kanıtların görülmesinin önem taşıdığını söyledi.
Celâl Talabani, "Bu dava yönetenlere, diktatörlere, herkese bir ders olacak. Kendi halklarına karşı suç işleyenler Saddam Hüseyin'i hatırlamalı ve bir gün aynı şeyin başlarına geleceğini akıllarında tutmalılar" dedi.
Yine 1988'de Halepçe köyüne düzenlenen ve yaklaşık beş bin sivilin ölümüne yol açan zehirli gaz saldırısı bu davaya dahil değil.
Ancak mahkemede sivillere yönelik diğer kimyasal saldırı iddiaları da dinlenecek.
Enfal Davası'nda toplam yedi sanık savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten yargılanıyor.
Saddam Hüseyin gibi soykırımla suçlanan bir diğer sanık ise devrik liderin Kimyasal Ali lakaplı kuzeni Ali Hasan el Mecid.
BURASI DÜNYA / Zafer Atay
Asgari ücret: 531,00
SSK primi: 79,65
Asgari geçim indirim toplamı (kendisi, eşi, çocuğu): 358,43
Asgari ücretlinin Gelir Vergisi matrahı: 92,93
Gelir Vergisi kesintisi : 7,43
Damga Vergisi: 3,19
Asgari ücretliye ödenecek: 440,73
Asgari ücretliye vergi iadesiyle şu an ödenen: 412,00
Asgari ücretlinin eline geçecek ekstra gelir: 28,73
(Not: YTL olarak.) Taksi ve dolmuş götürüye tabi
Cemalettin GÜRSOY - TAKVIM
Hemen ardından da 2005... Baktılar olmuyor, 1 Temmuz 2005'te ilk kez 'Özürlüler Yasası' çıkartıldı. Yetmedi, yaklaşık 4 ay önce Başbakan imzalı bir genelge yayımlandı . Yine de arzu edilen noktalara gelinemedi. Nedenlerini bu köşede işledik. Fazla söze gerek yok.
Durumu daha iyi anlayabilmek için dünya, özürlüler için neler yapmış ona bakalım:
*Türkiye: 50 kişi ve üzerinde işçi çalıştıranlar, yüzde 6 oranında özürlü çalıştırmak zorunda. Çalıştırmayanlara bin 176 YTL ceza kesiliyor. Cezalar ihtiyaçları için harcanıyor.
*Almanya: 16'dan fazla işçi çalıştıran işyerleri, yüzde 6 oranında ağır özürlü istihdam ediyor veya aylık tazminat ödüyor.
*Avusturya: 25'in üzerinde işçi çalıştıranlara yüzde 4 özürlü istihdamı zorunlu.
*Belçika: Kamu için zorunlu. Özel için zorunluluk yok, fakat eğitim ve istihdam geliştirici düzenlemelere teşvikler var. Asgari gelirden indirim ve özel prim sistemi mevcut.
*Danimarka: Özürlülerin işgücü piyasalarına girmelerine yardımcı mevzuat ve düzenlemeler var. Kamu kesiminde işe alımlarda öncelik hakkı veriliyor.
*Fransa: 20'den fazla işçi çalıştıran işyerleri için kota yüzde 6. Ancak kurala uymayanların alternatif yükümlülüklerini yerine getirmesi şart. Örneğin, özürlülerle ilgili derneğe mali yardımda bulunmak gibi... *Hollanda: En az yüzde 3, en çok yüzde 7 oranında özürlü istihdamı zorunlu.
*İngiltere: 1944 tarihli bir yasayla zorunlu istihdam öngörülmüş. Fakat şu an bu kanun uygulanmıyor.
*İrlanda: Özel bir düzenleme yok. Ama kamu sektörü için yüzde 3 özürlü istihdamı şart. Özelde zorunlu kota uygulaması yok.
*İspanya: 50'den fazla işçi çalıştıran işyerleri için alt limit yüzde 2.
*Yunanistan: Sınır yüzde 8.
*Çek Cumhuriyeti: Zorunlu istihdam kotası 25. Bu sayıdan fazla işçi çalıştıranlar için yüzde 4.5 hafif sakat, yüzde 0.5 oranında ağır sakat çalıştırmak zorunlu.
*Hırvatistan, Letonya, Macaristan: Özel düzenleme yok. Bazı kanunlarda özürlü istihdamını teşvik edici hükümler yer alıyor.
*Slovakya: Özürlü çalıştıran işverenler sosyal sigortalara daha az prim ödüyor. (Kaynak: TÜİK, ILO, WHO)
Türkiye'de uygulanmakta olan özürlü kota sistemini ülkeler arası boyutuyla mukayese ettik. Öyle bizdeki gibi, yasaya rağmen özürlü çalıştırmamak için türlü numaralar yapılmıyor. "Önce insan" ilkesiyle sorunlar çözülmüş.
Cenaze protokolü
Yıldırım Türker - RADİKAL
Geçen hafta önce Özgür Gündem, ardından da Birgün gazetelerinde bir haber çıktı. Büyük basının ilgisini çekmeyen bu olay, kanımca gelip tıkandığımız noktayı tartışmak için uygun bir fırsat yaratıyor.
Geçen ayın son günlerinden birinde Sivas'ta çıkan bir çatışmada iki arkadaşıyla birlikte hayatını kaybeden PKK'lı Selman Tunç 29 Ağustos'ta memleketi Ağrı'nın Diyadin ilçesinde toprağa verildi. Önce cenazede dini vecibeleri yerine getiren ve dua okuyan Merkez Camii imamı Abdullah Yılmaz hakkında ilçe Kaymakamlığı'nın talebi doğrulutusunda soruşturma açılır. Soruşturma kapsamında İlçe Müftüsü'nün de ifadesine başvurulur. Müftü'ye sorulan, evet tahmin ettiniz, "Teröristin cenazesine neden imam gönderdin?"dir.
Ama elbette konu burada kapanmaz. Selman Tunç'un babası Abdullah Tunç, ağabeyi Orhan, amcaları ile dokuz kişi hakkında da soruşturma açılır. Haklarında soruşturma açılan 13 kişi geçen gün İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde sorgulandı. İfade vermek için Emniyet'e giden ilçe sakinlerine, "O teröristin cenazesine neden katıldınız? Neden o teröristi toprağa verdiniz?" sorularının sorulduğu iddia ediliyor. İfadesi alınanlardan Abdullah Kaya, Emniyet yetkililerine, "Örf, âdet ve geleneklerimiz bunu gerektirdiği için gittik. Bir komşumuz öldüğünde hepimiz cenazesine katılırız" demiş.
Baba Tunç, Gündem'e uzun uzun anlatmış: "Artık cenazemize katılmak da suç oldu. Sizin çocuğunuz ölürse onu çöpe mi atarsınız? Biz bu ülkede böyle mi kardeşlik noktasında buluşacağız? Ben de her baba gibi bir acıyı yaşıyorum. 'Sen oğlunu neden gömdün?' diye bir soru olur mu Allah aşkına? 'Neden slogan attın, neden havaya ateş ettin, neden kafamı kırdın?' dese biri, anlarım, ama böyle şey olur mu? Asker cenazeleri de geliyor, her baba kendi evladını bir şekilde toprağa vermek zorunda kalıyor. Keşke mezarlığa hiç gitmesek, keşke çocuklarımız hiç ölmese."
İHD Van Şubesi, bu soruşturmanın bir hak ihlali olduğu açıklamasında bulundu. Avukat Bahri Belen de şöyle söylüyor: "Cenaze törenleri herhangi bir toplantı, gösteri, propaganda yolu değildir. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nda bile cenaze törenleri gibi âdet, gelenek ve göreneklerle ilgili törenlerin izne tabi olmadığı yer almaktadır. Sadece yaşamını yitiren kişinin babası değil, yakınları ve tanıyan herkes bu törene katılabilir ve acılarını dile getirebilir. Yasadışı slogan atmak ayrı bir şeydir, cenazeye katılmak ayrı. Cenaze törenine katıldıkları için insanları sorgulamak ve haklarında soruşturma açmak hukuk dışıdır, ayıptır, utanmazlıktır. Bunu engelleyici hiçbir hukuk kuralı olamaz."
Siyaset iki merkez
Memleketimizde son yıllarda siyasetin yoğunluklu olarak mahkeme önleri ve cenazelerde söz aldığını görüyoruz. Buradan çıkarmamız gereken sonuç pek iç açıcı değil. Bir grup kurt yumruklu gözü dönmüş vatanperverin önce kendileri gibi düşünmeyen 'vatan hainlerini' birbirinden gülünç ve utanç verici gerekçelerle savcılığa şikayet ettiğini, savcıların bu suç bildirileri karşısında nedense boynu bükük kalıp dava açtığını, sonra bu grubun söz konusu 'vatan hainlerini' kendi bağlamış oldukları mahkeme kapılarında linç etmeye kalkıştığını görüyoruz. Buna alıştık üstelik. O grup, kendi siyasetini duyurabilmek, kendi gövde gösterisini gerçekleştirebilmek için seçiyor kurbanlarını. Mahkeme kapılarında olay çıkarıp ertesi gün gazetelerde kahraman pozuna duruyorlar. Onlar hukuka, hukuk devletine, adalete inandıkları için şikâyet etmiyor 'düşmanlarını'. Onları bütün milletin gözü önünde parçalamaya çalışırken görünmek istiyorlar. Onların cezasını vermenin mahkemelere bırakılmayacak kadar önemli ve ciddi bir iş olduğuna inanıyor her biri.
Bir gösteri kapısı, bir tribün olarak kullanılan mahkemelerin yanı sıra çatışmalarda ölenlerin cenaze törenleri de giderek ürkütücü bir görüntü kazandı. Ölen askerlerin ve gerillaların cenazelerinde on binleri aşan kalabalıkların nümayişi sıradan hale geldi.
Daha gizli yürütüldüğünü anladığımız öteki savaşın cenazeleri de kalktı geçtiğimiz hafta. İsmailağa Camii'nde cemaat üyelerinden Mustafa Erdal tarafından bıçaklanan Nakşibendi tarikatının İsmail Ağa kolunun önde gelen isimlerinden imam Bayram Ali Öztürk on bini aşkın kişi tarafından uğurlandı. Polis, geniş güvenlik önlemleri alırken cemaat mensubu 300 kişi de güvenliği sağlamak için çalıştı. Çoğunun kolunda üstünde 'görevli' yazılı bantlar vardı. Bazılarının kolunda, artık ne demekse, 'uzman
çavuş' yazıyordu. Rahatsız olduğu için cenazeye katılamayan cemaat lideri mahmut Ustaosmanoğlu'nun amca oğlu Abdullah, fevkalade kriptik bir demeç veriyordu: "İyi bilsinler ki, bunlar her şeye boyun eğer demesinler. Kimsenin lehinde ve aleyhinde değiliz".
Öte yandan cemaat tarafından oracıkta parçalanarak öldürülen Mustafa Erdal'ın cenazesi neredeyse gizlice, ikindi namazını beklemeden kaldırılıveriyordu. İmam, 'Hakkınızı helal ediyor musunuz?' sorusunu bile sormuyordu.
Erdal'ı linç edenler hakkında bir soruşturma da açılmadığına göre
kendisi tartışmasız olarak hukukun ve ölüm karşısında eşitlik ülküsünün kapsama alanı dışında bırakılıyordu. Birileri cezadan muaf kalacağını bilerek onun cezasını elleriyle veriyor, dini vecibelerin, âdet ve ananelerin dünyasından da def ediyordu.
Oğlunun cenazesine katıldığı için sorguya çekilen babayı da önümüze koyduğumuzda yeniden bir cenaze protokolü çıkarmamız gerektiği konusunda, geçen hafta uyarılmış olduk.
Düşmanın ölümü
Tarihimizde milletçe gurur duyduğumuz, kendimizi en yücegönüllü hissetmemize yarayan olaylardan biri Çanakkale'de Anzakların mezarlığı ve Atatürk'ün, vatanını savunan Türklerle savaşan bu askerler için söyledikleridir. Avustralya'dan her yıl kafilelerle ziyarete gelen insanların hatırlattığı barış ve insanlık hepimize iyi gelmiyor mu?
Oysa daha birkaç yıl önce Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir için atılan manşetleri hatırlıyor musunuz? 'Osman Yolcu', 'Çek Git Osman', kibarlarıydı. Baydemir'in öldürülen gerilla ailelerine taziye ziyaretinde bulunması herkesi çok incitmişti. Ama o gün Osman Efendi'nin işine son verenler, onu işe alanın kendileri olmadığını unutmuştu. O, Diyarbakır halkının büyük bölümünün seçmiş olduğu Belediye Başkanı'ydı sonuçta. Hevsel Bahçeleri'ni 11 gün boyunca muhasara altında tutan Emniyet güçleri ve 7. Kolordu'ya bağlı güvenlik görevlileri baro başkanı ve Baydemir'i Hevsel Bahçeleri'ne sokmamıştı. Hevsel Bahçeleri halkı İHD'ye başvurarak, sivillerin işlerine gidemediğinden, evlerinden çıkamadığından, bahçelerini ve ürünlerini sulayamadığından, günlük gıda ve temel ihtiyaçlarını karşılayamadıklarından, semtte bulunan bütün çocukların aralıklarla devam eden silah sesleri yüzünden psikolojik travma yaşadığından şikâyet ediyordu. Suçluları diri ele geçirmek amacıyla ablukayı bu
kadar uzun süreli ve geniş kapsamlı tuttuğunu iddia eden Emniyet, sonuçta iki kişiyi 'ölü ele geçirmişti'.
Bunun ardından Baydemir, o yerleşimin halkını ziyaret ediyor, baş sağlığı diliyor diye hainin önde geleni olmuştu. Kimse onun orada yaşayan
8 bin kişiye görünüp, 'Ne yazık, size ulaşmaya gücüm yetmedi, şikâyetleriniz karşısında çaresiz kaldım. Ama acınızı paylaşıyorum' demek istemiş olabileceğini düşünmedi. O halkın seçmiş olduğu temsilcinin bu tavrı çok anlaşılmaz geldi kimilerine.
Şunu iyice bir hazmetmek zorundayız. Ölümden öte ülke yok. Terörist de olsa, uğursuz da olsa, ölen oğullarının ardından acı çeken ana babasının sırtı sıvazlanır.
Acının rütbesi yoktur.
Şehit cenazesinde ağlayan ananın da PKK'lı cenazesinde ağlayan ananın da gözyaşı tuzludur.
Serbest bölgeler için bir yürütmeyi durdurma kararı
HUKUKA GÖRE / Dr. A. Bumin Doğrusöz abumin@e-kolay.net
Hatırlanacağı gibi 5084 sayılı kanunla Serbest Bölgeler Kanunu'nda değişiklikler yapılmış ve vergi istisnaları yeniden ve sınırlandırılarak düzenlenmişti. Bu sınırlama da özellikle kurumlar vergisi açısından yapılmıştı. Serbest Bölgeler Kanunu'nda yapılan bu değişikliklere ilişkin Maliye Bakanlığı görüşü ise 4 Eylül 2004 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 85 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu Genel Tebliği ile açıklanmıştı.
Bakanlık tarafından konuya açıklamalar getirmek üzere yayınlanan, ancak pek çok bağlayıcı düzenlemeler de içeren bu Genel Tebliğ'in 2.1.1. maddesinin 1. fıkrasında, istisnanın, sadece faaliyet ruhsatlarında belirtilen süre ile sınırlı olmak üzere serbest bölgelerde yürütülen kazançlara ilişkin olduğu, dolayısıyla, serbest bölgelerde şubesi bulunan mükellefler ile işyeri, kanuni ya da iş merkezi serbest bölgelerde olan mükelleflerin, bölgeler dışında yürüttükleri faaliyetlerden elde ettikleri kazançların istisna kapsamında olmadığı ifade edilmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında da "Diğer taraftan, sözü edilen istisna serbest bölgelerde yürütülen faaliyetlerden elde edilen kazançlara ilişkin olduğundan, serbest bölgelerde elde edilmiş olsa dahi faiz, repo ve benzeri faaliyet dışı gelirlere teşmil edilebilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte, serbest bölgelerde yürütülen faaliyetlerden doğan alacaklara ilişkin kur farkı ve vade farkı gelirleri istisna kapsamında değerlendirilecektir" şeklinde düzenleme getirilmiştir.
Bakanlığın bu görüşü, "asli faaliyetlere ilişkin gelirlerin fer'i gelirlerinin de aslın rejimine tabi olması gerektiği" şeklindeki yargı anlayışında da genel kabul görmüş ilkeye ters düştüğü gibi, şirket gelirlerinin "faaliyet geliri-faaliyet dışı gelir" şeklinde vergi kanunlarında olmayan bir ayrıma tabi tutulması sonucunu da doğurmuştur.
Bakanlığın anlayışına göre, serbest bölgedeki bir şirket istisna kapsamında ihracat kazancı elde etse ve bu gelirini bir bankada mevduat olarak değerlendirirse, elde edeceği faiz vergiye tabi olacaktır. Hatta şirket, sermayesini bir bankaya mevduat olarak yatırsa veya repo yapsa, bu işlemlerden elde edeceği gelir vergiye tabi olacaktır. Mükellef haklarına saygılı vergi yönetiminin anlayışına göre, asıl faaliyet zararlı olsa, yani şirket zarar dahi etse, zararını nazara almaksızın bu gelirleri dolayısıyla vergi ödeyecektir. "Hep Bana Adaleti" şeklinde nitelendirdiğim bu anlayışta, faiz veya repo geliri, mali gücü ifade etmektedir.
Nihayet serbest bölgede faaliyet gösteren bir mükellefin başvurusu dolayısıyla konu yargının gündemine taşınmış ve Genel Tebliğ'in bu düzenlemesinin yargısal denetimi sağlanmıştır.
Konuyu değerlendiren Danıştay 4. Dairesi de, aktardığımız düzenlemede açık hukuka aykırılık görerek, 85 sayılı Genel Tebliğ'in 2.1.1. maddesinin ikinci paragrafının yürütmesini durdurmuştur.
Danıştay 4. Dairesi E.2005/1890 sayılı dosya kapsamında verdiği 13.7.2006 tarihli Yürütmeyi Durdurma kararında konuyu Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 13, Gelir Vergisi Kanunu'nun 37, 38 ve 75. maddesi açısından değerlendirerek, "Bütün bu maddeler birlikte değerlendirildiğinde, yasa koyucunun kurumlar vergisi mükelleflerinin her türlü kazancını ticari kazanç niteliğinde kabul ettiği sonucuna varılmaktadır. Esasen bu gelirlerin bir kısmının menkul sermaye iradı olarak kabul edilmesi, bu iradın elde eden kişiye göre ticari kazanç sayılması ve esas faaliyetin ayrılmaz bir unsuru olması vasfını değiştirmemektedir. Sermayenin veya nakillerinin bankalarda değerlendirilmesi ekonomik ve ticari hayatın bir gereği olup, bu gelirlerin ticari hayatın bir gereği olup, bu gelirlerin ticari faaliyetin kapsamı dışında düşünülmesi mümkün değildir. Nitekim 3218 sayılı kanunda da kurumlar vergisi istisnasından yararlanma şartları belirtilmiş olup, kanunda elde edilen gelirlerin niteliği açısından bu ayrıma gidilmiştir. Bu durumda 85 seri no'lu Genel Tebliğ'in 2.1.1. maddesinin 2. fıkrası ile getirilen kurumların ticari kazançlarının bir unsuru olan banka faiz gelirlerinin ana faaliyet konusu işlerden elde ettikleri ticari kazanç kapsamında olmadığı şeklindeki düzenleme ile 3218 sayılı kanunda öngörülmeyen bir sınırlama getirilmiştir. Açıklanan nedenlerle olayda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 27. maddesinin 1. fıkrasının 2 numaralı bendinde öngörülen şartların oluştuğu sonucuna ulaşıldığından teminat aranmaksızın yürütmenin durdurulmasına (...)" şeklinde karar oluşturmuştur.
Söz konusu gelişmeleri de, elimize ulaştıkça duyurmaya devam edeceğiz. Ancak şimdilik uygulamanın, aktardığımız karar doğrultusunda oluşacağı veya oluşması gerektiği ise tartışmasızdır. Danıştay'ın fer'i nitelikteki gelirlerle ilgili önceki kararları ile de uyumlu bu kararının, idarenin bundan sonraki yorumlarına da esas teşkil etmesi gerekmektedir.
Son Türk devletinin sonu (mu?)
Eser Karakaş'ın köşe yazısı
Son Türk devletinin sonu (mu?)
İsmail Ağa Camii’nde yaşanan son olaylar üzerine ve dolayısı ile de kutsal devletimizin akıbeti konusunda mutlaka ama mutlaka çok uzun uzun düşünmek gerekiyor.
Bu satırların yazarı olan bendeniz çok uzun senelerdir konumum ve mesleğim nedeni ile önemli sayılabilecek tepkileri göze alarak üniversiteli kızların üniversitelerde türban hakkını savunmuş ve savunmakta olan biriyim; bendenizin ne ailesinde ne de yakın arkadaş, dost çevresinde türbanlı birisi pek yok, yani türban benim kişisel bir kültür sorunum değil.
Ancak, üniversiteli kızların derslere türbanla girebilme hakkını temel bir kişisel hak olarak algıladığım için bu konu üzerinde israrla duruyorum, zira temel hak ve özgürlükler bir yerden delinmeye başlandığında nereye kadar bu söküğün gideceği belli olmuyor.
Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi sınırları içinde kalmak üzere bendeniz tarikatların da bir sivil toplum örgütü olarak kabul edilmesinden ve günümüze oranla çok daha serbest ve legal olmasından yana olabilecek biriyim.
Tüm bu konulara ilişkin serbesti yanlısı tavrım hukuk devleti kavramını ciddiye almamdan kaynaklanıyor; kanımca hukuk devleti umdesi Anayasamızın 2. Maddesinde ifadesini bulan dört temel değerden en önemlisi zira bu umdeyi yani hukuk devleti umdesini yaşama tüm gerek ve koşulları ile geçirebildiğimiz zaman demokrasi, laiklik, sosyal devlet gibi çok önemli kavramlar kendiliğinden harekete geçiyor.
Bendeniz özelleştirme konusunda taraf bir iktisatçıyım ama Demirel’in başbakanlığı döneminde Danıştay’ın bir özelleştirme kararında yürütmeyi durdurma kararını yürürlüğe koymayan ve bunu gizli bir bakanlar Kurulu kararı ile yapan Demirel Hükümetini de çok eleştirmiş idim zira benim özelleştirme yanlısı tavrım ülkemin daha bir hukuk devleti olabilmesi için idi ve özelleştirmeyi durduran bir karar dahi olsa bir yargı kararının yürütme marifeti ile uygulanmaması bir hukuk devletinde kabul edilebilecek bir konu değil idi.
* * *
İsmail Ağa camiinde yaşanan olaylar, şayet çok kısa bir süre içinde yeniden rayına oturmaz ise kanımca son Türk devletinin de bilfiil sonu anlamına gelebilir zira bir devlet hukuk devleti niteliğini kaybettiği sürece hukuku bir yana bırakın devlet olma vasfını da temelden kaybediyor, aynen örneğin 1980-1983 arası Türkiye’de bir devletin varlığından söz etmenin olanaksız olduğu gibi.
Zaten 1980-1983 arası burada bir devlet olsa idi Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönüşüne izin verilmez ya da bu izni veren kişiler çok ciddi bir biçimde cezalandırılır idi; bu cezanın hala verilmemiş olması da mevcut hukuk devleti üzerine çok ciddi gölgeler düşürüyor.
İsmail Ağa Camiinde iki cinayet işlendi, canilerinin ilki cemaat tarafından linç edildi (otopsi raporu böyle diyor), ikinci cani ya da caniler ise devletimiz (İstanbul Emniyeti) tarafından anında aklandı ve ikinci cinayetin maktulünün kafasını mihraba vurarak kendi kendine!!!!!!! işlediği resmi olarak duyuruldu; bizler bu tür kafayı duvara ya da şimdi olduğu gibi mihraba vura vura edilen intihar!!!! türlerine zaten aşina bir milletiz, ama bu kez bu intihar bize hatta polisin bir bölümüne bile galiba tuhaf geldi.
Linç olaylarının ceza hukukunda yerini bilemiyorum ama şayet bu cinayetin fail ya da failleri ortaya çıkarılamaz, siyasi bağlantılar hukuk devletinin önüne geçer ise herkesin gözü önünde işlenen bu cinayet kanımca aslında son kutsal Türk devletinin de sonu olacaktır yani bu linç eyleminin nihai hedefi zaten ağır aksak işleyen devletimiz olacaktır.
Tekrar ediyorum kimse hukuk az da olsa devlet olur demesin zira hukuk devletinin tüm gerekleri ile işlemediği bir yerde devlet de olamamaktadır; bu ortamlarda faaliyet gösteren devlet benzeri örgütler olsa olsa aşiretler ya da mafya devletleri olur, daha öteye gidemez.
Önümüzdeki günler hukuk devletinin mi yoksa bir cemaatin mi daha güçlü olduğunun ortaya çıkacağı günler olacak, bizler de bu ilginç karşılaşmayı izleyeceğiz. Sayın Cerrah’ın açıklamaları sonunda bir cemaatin hukuk devletine karşı ilk kırkbeş dakikayı bir-sıfır önde bitirdiğini gözlemledik, darısı ikinci kırkbeş dakikaya.
* * *
Burada ikinci çok önemli bir konu da Diyanet’in bu manzaraya nasıl tepki vereceği; bir anayasal kuruluş olmakla birlikte varlık nedeni çok tartışmalı bu devlet dairesinin emekli bir imamın sabah namazı kıldırması meselesine nasıl yaklaştığını doğrusu merak ediyorum. Tüm bu camilerde devlet memuru imamlar yani vergi mükellefinin parası ile maaşları ödenen kişiler görev yapıyor ama anlaşılan bazı devlet daireleri diğerlerine oranla daha eşit daireler.
Diyanet İşleri Başkanlığı zaten laik bir devlet yapılanması içinde çok da anlamlı durmayan bir kurum; bu kurumun anlamlı olduğunu savunun kişilerin yegane argümanı devletin dini kontrol altına alması diye sunuluyor ama anlaşılan bu argüman da yaşanan son olay ile birlikte anlamına kaybetmiş bulunuyor; zaten devletin bir başka kurumu, mesela dini baştan potansiyel suçlu görüp kontrol etme çabasını da anlamak pek kolay değil.
İsmail Ağa camii cinayetleri son Türk devletinin hukukla imtihanı; umarım hukuk kazanır zira aksi durumda ortada bir devletten bahsetmek kolay olmayacak.
| 11 EYLUL 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |


0 Comments:
Post a Comment
<< Home